HER AŞK BİR YÜREK BELGESELİDİR
Sabah ile Nurettin, Hatay’ın Samandağı ilçesinde iki genç nişanlıydı. Nurettin, adli bir hata sonucu uzun yıllarını hapishanelerde geçirmek zorunda kaldı. Sabah, ailesinin tüm baskılarına ve çevresinden gelen tacizlere rağmen aşkını içinde büyüttü.
Nurettin firar etti, yıllarca Suriye ve Lübnan’da başıboş dolaştı. Tekrar yakalandı, bir cezaevinden diğerine nakledildi ve sık sık hücre cezası aldı. Sabah ise ‘uğursuz gelin’ diye karalandı, zorla Almanya’ya bir akrabasının yanına gönderildi ve aşağılanmayla dolu bir dünyaya girdi.
Yıllarca birbirlerinden uzak kaldılar. Hayata ve çevrelerine aşklarıyla direndiler. Çile ve azap dolu on beş yılın sonunda birbirlerine kavuştular. Sonunda gerçek bir aşk öyküsü ortaya çıktı.
SUNA ARAS
(Sabah ile Nurettin-
Bir Aşk Öyküsü)
Aşka ömür biçmek, bilim adamları başta olmak üzere birçok kişinin ilgisini çekmiş, en yaygın ortak yanılgıysa, (tensellikten öte gidemeyen ilişkileri bile aşk olarak nitelemenin sonucunda) aşkın ancak birkaç yıl süreceği yolunda olmuştur. (Bilim adına cinselliğin kimyasını aşkın kimyası sanıp aşka biyolojik ömür biçenlerin düşüncelerindeki sakatlıkları Cinsellik bölümünde tartıştığımız için burada yinelemiyorum. Onlar, yazar kimliğiyle ortaya çıkıp (Frédéric Beigbeder gibi) Aşkın Ömrü Üç Yıldır derken, aşk sandıkları çiftleşme kültürünün belirlediği ilişkileri ayakta tutmak için kontrollü zinayı öngörecek kadar insana uzak düştüler. )
Aşkı ömür boyu var etmenin yollarını öğretmek amacıyla sayısız kitap yazılmıştır. İnsanın kuramsal bilgilerle donatılması bir aşk ilişkisi için yeterli değildir elbette. Yaşamın gerçekliğinde bir aşkın ne kadar süreceği iki sevgilinin donanımına ve yüreğine bağlıdır.
Aşk belgeseli hazırladıklarını sananların internet yakınlaşmalarını da aşk olarak işlemeleriyse, toplumsal kirlenmenin ulaştığı mekanikleşmenin boyutunu göstermekten, kitabımızdaki düşüncelerin doğruluğunu kanıtlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Tenselliği amaçlayan ilişkilerin aşk olmadığını biliyoruz. Çünkü tensellik bedensel tüketmeye yöneliktir, çoğunlukla duygu yoktur; uzun süreli tensel yakınlaşmalarda zamanla duygu gelişse de aşk boyutuna ulaştığı ender görülmüştür. Bir ilişkide aşk sürecinde ilerleme sağlansa bile iki insanın kültürel donanımları aşkı taşıyacak bir yapıdan, dahası aşkı koruyacak bir yürekten yoksunsa, o ilişki bir süre aşk çizgisinde ilerlese bile ya çok geçmeden sevgiye dönüşecek ya da tümüyle tükenecektir.
Aşkın ömrünün ne kadar olduğuna ilişkin düşünce üretenlerin en çok yönelttikleri soru şu olmuştur: “Dikkat edilirse, ilişkiler kavuşma olmadığında büyük aşk olarak bilinerek efsaneleşir. Sevgililer kavuşsalardı aşkı yine de ömür boyu sürdürebilirler miydi?” Örnekleriyse çoğunlukla aşkın tarihinde çok özel yer tutan aşklar (Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı vd.) olur. Çok önemli gibi görülse de gerçekte aşkı bilmeyenlerin bilinç altlarında saklı kalan bir tür savunma ve(ya) aşkla hesaplaşma isteklerinin sonucu olarak yöneltilen bu sorunun (yine birçok soruyla gelen) çok yalın yanıtları vardır: “İlişkinin tarafları aşk olarak niteleseler de her ilişkiye aşk demek ucuzluk olmaz mı? Siz, sözgelimi ormanı ateşe verebilecek kadar sevgi özürlü beyin taşıyan birinin yöneldiği herhangi bir insanı sevgili gözüyle görebileceğine inanabilir misiniz? Tarih boyunca sayısız felakete imza atmış yaratıkların yaşadıkları ilişkiler de her şeye karşın aşk olabilir mi? Kızılderili soykırımında, bebekleri annelerinin göğsünden kopartıp ateşe atanlara, aralarında ‘en uzağa fırlatma yarışı’ yapanlara insan diyebilir miyiz ki yaşadıkları ve aşk sandıkları herhangi bir ilişki gerçekte de aşk olabilsin? Hadi genelleştirelim, nesneleşerek insan özünü yitirmiş, tüketmekten başka hiçbir etkinlikte bulunamayan ve tasmalı birer köleye dönüşmüş bireyler aşk adına gizemli bir yolculuğa çıkabilecek bir yürek taşıyabilirler miydi? Ataerkinin kirini taşıyan bir erkek, kadının üzerinde egemenlik kurma isteğinden vazgeçemeyeceğine göre, bu egemenlik ilişkisine (aksini savunsa da) aşk demek yanılgı değil midir? Ömür biçme yarışına girdiğiniz ilişkinin tarafları gerçekte nesneden ne kadar arınmışlardır, aşkın olmazsa olmazlarını ne kadar kavramışlardır ki yaşadıklarına hiçbir sorgulama yapmadan kolayca aşk diyebiliyorsunuz?”
Bireysellik, aşkın vazgeçilemez gereklerindendir ve sevgililerin kendi özellerini (ben buna mikro dünya diyorum) korumalarını gerektirir. İşte bu anlayış, sevgilileri bilmecelerle donatır, bu nedenle iki sevgili aşka yürümeyi aksatmadan sürdürürler, birbirlerini keşfedip çözümledikçe bu kez yeni bilinmezlerle karşılaşırlar; çünkü Hacı Bektaş’ın dediği gibi “her insan bir kitaptır”; sevgili ise keşfedilip çözüldükçe giz üreten çok özel bir kitaptır. Bu keşfetme çabaları, bütün gerçek aşk ilişkilerinde sevgiliyi karşımızda otururken bile ulaşılmaz bir varlık yapmak için başlı başına yeterlidir. Aşkın bu dinamiği, ilişkiyi geleceğe taşıyan büyüyü oluşturan sayısız etkenden yalnızca biridir.
Kristal Yağmur Taneleri bölümünde çağdaşımız insanların aşkı evlilikle taçlandırıp ömür boyu var ettiklerini okudunuz. Grace Kelly ve Prens Rainer ilişkisi gerçek bir aşktır. Grace’in bir trafik kazasında yaşamını yitirmesi, geride kalan sevgiliyi (Prens Rainer’yi) çok sarsmış, ürettikleri anıları kirletmemek için bir daha evlenmemişti. Mehmet Mehdi, Zeynep’e sonsuz bir aşkla bağlıydı. Bu aşk, evliliğe taşınmış, birçok çocuktan sonra da büyüsünden hiçbir şey yitirmeden sürmüş, Zeynep’in ölümünden sonra tek kişilik yaşanmış, gönül eri Mehmet Mehdi sevdiği kadının hayalinin çağrısıyla mezarına diktiği gülleri sulamak için onca yolu yürüyüp köyüne ulaşmaya çalışırken vurularak toprağa düşmüştü. Felsefeci Hüseyin Batuhan’la Turan evlendikten sonra aynı evin içinde yirmi beş yıl mektuplaşmışlardı. Çünkü mektuplaşmanın aşkın kendi tarihindeki önemini biliyorlardı. Sabah ile Nurettin, on beş yıl birbirleri için savaşım verdikten sonra kavuşmuşlar, evliliklerinden çocukları olmuştu da aşkı yıpratmadan yaşamayı bilmişlerdi. John Lennon, Japon sevgilisi Yoko Ono için ölümü göze almış, hain bir saldırıda yaşama veda etmişti. Örnekleri kolayca çoğaltabiliriz.
Aşka ömür biçmeye çalışanlar şu gerçeği bir kez algılasaydılar, kendilerini de toplumu da yanıltmaktan kurtulacaklardı: “Sevgililer birbirlerine aşk kültürüyle yöneldiler; dokusuna hiçbir yapaylığın, mizansenin sinmediği bir ilişkide birbirlerinin gözlerinin içine hayranlıkla baktıklarında tenselliği değil, ulaşmaya çalıştıkları ruhlarını gördüler, yine de kazandıkları her aşamayı yetersiz sayıp birbirlerini keşfetmeyi sürdürdüler; aşkı var eden, koruyup geliştiren bütün değerlerin önemini kavrayıp hesapsız sevmelerin büyüsüyle uygarca bütünleştiler de ilişki yine de kısa ömürlü mü oldu?”
Kitabımıza son noktayı koyma aşamasına geldiğimiz bu anda sözü Nazım’a bırakalım mı?
“Bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte /
Yani yürekte...”
KENAN KALECİKLİ (Aşkın Ömrü Yüreğiniz Kadardır adlı kitabından)