26 Haziran 2008 Perşembe

24 Haziran 2008 Salı

HER AŞK BİR YÜREK BELGESELİDİR

Sabah ile Nurettin, Hatay’ın Samandağı ilçesinde iki genç nişanlıydı. Nurettin, adli bir hata sonucu uzun yıllarını hapishanelerde geçirmek zorunda kaldı. Sabah, ailesinin tüm baskılarına ve çevresinden gelen tacizlere rağmen aşkını içinde büyüttü.
Nurettin firar etti, yıllarca Suriye ve Lübnan’da başıboş dolaştı. Tekrar yakalandı, bir cezaevinden diğerine nakledildi ve sık sık hücre cezası aldı. Sabah ise ‘uğursuz gelin’ diye karalandı, zorla Almanya’ya bir akrabasının yanına gönderildi ve aşağılanmayla dolu bir dünyaya girdi.
Yıllarca birbirlerinden uzak kaldılar. Hayata ve çevrelerine aşklarıyla direndiler. Çile ve azap dolu on beş yılın sonunda birbirlerine kavuştular. Sonunda gerçek bir aşk öyküsü ortaya çıktı.

SUNA ARAS
(Sabah ile Nurettin-
Bir Aşk Öyküsü)



Aşka ömür biçmek, bilim adamları başta olmak üzere birçok kişinin ilgisini çekmiş, en yaygın ortak yanılgıysa, (tensellikten öte gidemeyen ilişkileri bile aşk olarak nitelemenin sonucunda) aşkın ancak birkaç yıl süreceği yolunda olmuştur. (Bilim adına cinselliğin kimyasını aşkın kimyası sanıp aşka biyolojik ömür biçenlerin düşüncelerindeki sakatlıkları Cinsellik bölümünde tartıştığımız için burada yinelemiyorum. Onlar, yazar kimliğiyle ortaya çıkıp (Frédéric Beigbeder gibi) Aşkın Ömrü Üç Yıldır derken, aşk sandıkları çiftleşme kültürünün belirlediği ilişkileri ayakta tutmak için kontrollü zinayı öngörecek kadar insana uzak düştüler. )
Aşkı ömür boyu var etmenin yollarını öğretmek amacıyla sayısız kitap yazılmıştır. İnsanın kuramsal bilgilerle donatılması bir aşk ilişkisi için yeterli değildir elbette. Yaşamın gerçekliğinde bir aşkın ne kadar süreceği iki sevgilinin donanımına ve yüreğine bağlıdır.

Aşk belgeseli hazırladıklarını sananların internet yakınlaşmalarını da aşk olarak işlemeleriyse, toplumsal kirlenmenin ulaştığı mekanikleşmenin boyutunu göstermekten, kitabımızdaki düşüncelerin doğruluğunu kanıtlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Tenselliği amaçlayan ilişkilerin aşk olmadığını biliyoruz. Çünkü tensellik bedensel tüketmeye yöneliktir, çoğunlukla duygu yoktur; uzun süreli tensel yakınlaşmalarda zamanla duygu gelişse de aşk boyutuna ulaştığı ender görülmüştür. Bir ilişkide aşk sürecinde ilerleme sağlansa bile iki insanın kültürel donanımları aşkı taşıyacak bir yapıdan, dahası aşkı koruyacak bir yürekten yoksunsa, o ilişki bir süre aşk çizgisinde ilerlese bile ya çok geçmeden sevgiye dönüşecek ya da tümüyle tükenecektir.

Aşkın ömrünün ne kadar olduğuna ilişkin düşünce üretenlerin en çok yönelttikleri soru şu olmuştur: “Dikkat edilirse, ilişkiler kavuşma olmadığında büyük aşk olarak bilinerek efsaneleşir. Sevgililer kavuşsalardı aşkı yine de ömür boyu sürdürebilirler miydi?” Örnekleriyse çoğunlukla aşkın tarihinde çok özel yer tutan aşklar (Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı vd.) olur. Çok önemli gibi görülse de gerçekte aşkı bilmeyenlerin bilinç altlarında saklı kalan bir tür savunma ve(ya) aşkla hesaplaşma isteklerinin sonucu olarak yöneltilen bu sorunun (yine birçok soruyla gelen) çok yalın yanıtları vardır: “İlişkinin tarafları aşk olarak niteleseler de her ilişkiye aşk demek ucuzluk olmaz mı? Siz, sözgelimi ormanı ateşe verebilecek kadar sevgi özürlü beyin taşıyan birinin yöneldiği herhangi bir insanı sevgili gözüyle görebileceğine inanabilir misiniz? Tarih boyunca sayısız felakete imza atmış yaratıkların yaşadıkları ilişkiler de her şeye karşın aşk olabilir mi? Kızılderili soykırımında, bebekleri annelerinin göğsünden kopartıp ateşe atanlara, aralarında ‘en uzağa fırlatma yarışı’ yapanlara insan diyebilir miyiz ki yaşadıkları ve aşk sandıkları herhangi bir ilişki gerçekte de aşk olabilsin? Hadi genelleştirelim, nesneleşerek insan özünü yitirmiş, tüketmekten başka hiçbir etkinlikte bulunamayan ve tasmalı birer köleye dönüşmüş bireyler aşk adına gizemli bir yolculuğa çıkabilecek bir yürek taşıyabilirler miydi? Ataerkinin kirini taşıyan bir erkek, kadının üzerinde egemenlik kurma isteğinden vazgeçemeyeceğine göre, bu egemenlik ilişkisine (aksini savunsa da) aşk demek yanılgı değil midir? Ömür biçme yarışına girdiğiniz ilişkinin tarafları gerçekte nesneden ne kadar arınmışlardır, aşkın olmazsa olmazlarını ne kadar kavramışlardır ki yaşadıklarına hiçbir sorgulama yapmadan kolayca aşk diyebiliyorsunuz?”

Bireysellik, aşkın vazgeçilemez gereklerindendir ve sevgililerin kendi özellerini (ben buna mikro dünya diyorum) korumalarını gerektirir. İşte bu anlayış, sevgilileri bilmecelerle donatır, bu nedenle iki sevgili aşka yürümeyi aksatmadan sürdürürler, birbirlerini keşfedip çözümledikçe bu kez yeni bilinmezlerle karşılaşırlar; çünkü Hacı Bektaş’ın dediği gibi “her insan bir kitaptır”; sevgili ise keşfedilip çözüldükçe giz üreten çok özel bir kitaptır. Bu keşfetme çabaları, bütün gerçek aşk ilişkilerinde sevgiliyi karşımızda otururken bile ulaşılmaz bir varlık yapmak için başlı başına yeterlidir. Aşkın bu dinamiği, ilişkiyi geleceğe taşıyan büyüyü oluşturan sayısız etkenden yalnızca biridir.

Kristal Yağmur Taneleri bölümünde çağdaşımız insanların aşkı evlilikle taçlandırıp ömür boyu var ettiklerini okudunuz. Grace Kelly ve Prens Rainer ilişkisi gerçek bir aşktır. Grace’in bir trafik kazasında yaşamını yitirmesi, geride kalan sevgiliyi (Prens Rainer’yi) çok sarsmış, ürettikleri anıları kirletmemek için bir daha evlenmemişti. Mehmet Mehdi, Zeynep’e sonsuz bir aşkla bağlıydı. Bu aşk, evliliğe taşınmış, birçok çocuktan sonra da büyüsünden hiçbir şey yitirmeden sürmüş, Zeynep’in ölümünden sonra tek kişilik yaşanmış, gönül eri Mehmet Mehdi sevdiği kadının hayalinin çağrısıyla mezarına diktiği gülleri sulamak için onca yolu yürüyüp köyüne ulaşmaya çalışırken vurularak toprağa düşmüştü. Felsefeci Hüseyin Batuhan’la Turan evlendikten sonra aynı evin içinde yirmi beş yıl mektuplaşmışlardı. Çünkü mektuplaşmanın aşkın kendi tarihindeki önemini biliyorlardı. Sabah ile Nurettin, on beş yıl birbirleri için savaşım verdikten sonra kavuşmuşlar, evliliklerinden çocukları olmuştu da aşkı yıpratmadan yaşamayı bilmişlerdi. John Lennon, Japon sevgilisi Yoko Ono için ölümü göze almış, hain bir saldırıda yaşama veda etmişti. Örnekleri kolayca çoğaltabiliriz.

Aşka ömür biçmeye çalışanlar şu gerçeği bir kez algılasaydılar, kendilerini de toplumu da yanıltmaktan kurtulacaklardı: “Sevgililer birbirlerine aşk kültürüyle yöneldiler; dokusuna hiçbir yapaylığın, mizansenin sinmediği bir ilişkide birbirlerinin gözlerinin içine hayranlıkla baktıklarında tenselliği değil, ulaşmaya çalıştıkları ruhlarını gördüler, yine de kazandıkları her aşamayı yetersiz sayıp birbirlerini keşfetmeyi sürdürdüler; aşkı var eden, koruyup geliştiren bütün değerlerin önemini kavrayıp hesapsız sevmelerin büyüsüyle uygarca bütünleştiler de ilişki yine de kısa ömürlü mü oldu?”

Kitabımıza son noktayı koyma aşamasına geldiğimiz bu anda sözü Nazım’a bırakalım mı?
“Bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte /
Yani yürekte...”

KENAN KALECİKLİ (Aşkın Ömrü Yüreğiniz Kadardır adlı kitabından)
ve AŞK...

Önünde ışıkların, çiçeklerin secdeye kapandığı bir yüz bu! Öyle tüm bir yüz ki ne eksiği var, ne fazlası.
Bu bir ılıklık, kuşluk güneşi oğlak burcundayken! Tatlı bir serinlik, güneş aslan burcundayken!
Ömrüme yemin olsun, ruhumu bedenimden koparsa da ayrılıktan hiç yakınmıyorum.
Çünkü ancak o gün sevgilimi, üzüntü ve kederden uzak, kucaklayabildim; oysa önceleri, benim için buna olanak yoktu.
Ne tuhaf şey değil mi? Ne ibret alınacak ders! Kavuşma günü ayrılık gününe gıpta ediyor.
İBN HAZM
(Güvercin Gerdanlığı)



Kitabımızın bu sayfasına kadar okuduklarınız, size şu anlayışı kazandırmış olmalıdır: Aşk, ancak çok özel bir kültürle yaşamın sahnesine taşınabilen bir duygu şölenidir. Ayrı yönlere bakan iki bireyin günün birinde aynı yönlerde buluşup ilişkiye başlaması sıradan bir olaydır ama o ilişkiyi aşkla taçlandırmak sanıldığından daha zordur; aşkı geleceğe taşımak ise ancak aşk kültürüyle donatılmış kişilerin kaldırabileceği ağırlıkta bir süreçtir.

Erich Fromm’un kişinin var oluş sorununun yanıtı olarak nitelediği sevgiye ilişkin şu saptaması, yaşamca her gün sayısız kez kanıtlanan tartışmasız bir gerçektir: “Sevmek bir sanattır. Kuramsal bilgi birikiminin yanında uygulamada da ustalaşmak gereklidir.” Fromm’un üzerinde ısrarla durduğu bu yalın gerçeğin daha iyi anlaşılabilmesi için örnek vererek açıklamak yararlı olacaktır kanısındayım.

Çoğumuz evimizde çiçek yetiştiririz ve(ya) hayvan besleriz. Bu ilgimiz, iki nedenden kaynaklanabilir: Ya o canlı, benliğimizdeki bir boşluğu dolduran, sahiplendiğimiz herhangi bir şeydir ya da ona kendi bağımsız varlığıyla sevgi duyuyoruzdur. İlkinde, ilişkilerin neden aksadığını sorgularken üzerinde ısrarla durduğumuz egemenlik kurarak tüketme güdümüzün eyleme dönüşmüş biçimi söz konusudur ki bunun sevgiyle hiçbir ilgisinin olmadığını artık biliyoruz. O bir çiçek olabilir, bizimle iletişim kurabilen sarman bir kedi ya da çok sevimli bir köpek olabilir; eğer ilgimiz bireyci bir anlayıştan kaynaklanıyorsa, doldurduğu boşluğu herhangi başka bir nesneyle giderdiğimiz anda eski öneminde olmayacaktır, çünkü bizim değer yargılarımızla artık tüketilmiştir. Mağazalardan özenle seçilip alındıktan sonra sokağa terk edilen köpeklerin trafikte can vermeleri ya da nice tehlikelerle yaşama tutunmaya çalışmaları, işte bu sevgiyi tüketmek sanan hasta ruhların eyleminin sonucudur.

Sevgi ilişkisi ise bunun tam tersidir. Kişisel ilişkileri aşk yönüyle incelemeye dönersek, sevilenin varlığı başlıbaşına büyük bir değer taşır. Nice insan arasından gelip beynimizde özel bir yere yerleşen, sonra bütün hücrelerimize dokulanan insandır sevgili; yaşamın beklenmedik anda sunduğu bir armağandır; onunla tadacağımız aşksa, ancak emekle var edip geliştirebileceğimiz bir süreçtir. Böyle bir ilişkinin başlamasıyla yaşamı algılayışımızda sarsıcı değişimler olacaktır.

İki sevgilinin toplumsal konumları arasında çok önemli ayrımlar olsa da aşk, iki insanı bir anda eşitler. Eşitlik iki boyutta olur; birincisi, toplumsal konumlar arasındaki ayrımın yaratacağı olumsuz etkilerin içtenlikle sıfırlanması; ikincisi, zaten aynı toplumsal konumdalarsa, ilişkide iki tarafın aynı oranda payının bulunduğunun kendiliğinden onaylanması... Sevgililer, maddenin kirinden arınarak gelirler birbirlerine. Sağlıklı bir aşk ilişkisinin temel koşulu budur. Bir insanla eşit olmayan toplumsal konumlarda bile sevgi adına sınırlı da olsa paylaşımlar yaşanabilir; ama eşitliksiz bir aşk ilişkisi asla kurulamaz. Her şeye karşın yine de eşitliksiz bir aşk ilişkisi kurmayı ummak, bütün yıldızların aynı anda kayması gibi bir ütopyadır. Bu eşitliğin kurulabilmesi, sevgililerin maddenin tuzağına düşmeyecek bir bilinç taşımalarına bağlıdır. Bunu başarabildikleri ölçüde aşka yaklaşabilirler; aksi durumda ilişki çok geçmeden egemenlik ilişkisine dönüşecektir. Çünkü sevgililerden birinin üst bir toplumsal konumda olması ve ilişkide bu konumunu sürdürmekten yana tavır alması, ilişkinin dokusunu aykırı yönde oluşturacak; bu durumda eşitsizlik, her nasılsa oluşmuş yakınlaşmayı gizliden gizliye kemiren bir yok edici işlevi görecek, ilişki, bir bütünleşme oluşturulamadan “nasıl oldu anlamadım” diyerek özetleyebilecekleri bilmecelerle, gerçekteyse çok açık bir nedenle tükenecektir. Eşitsizlik üzerine kurulmuş bir ilişkide tarafların tükenme süresini belirlemekten başka yapabilecekleri bir şey yoktur. Bunun en belirgin ölçütü de ilişkideki tutkunun boyutu olacaktır. (Love Story filmini anımsıyor musunuz? Varlıklı bir ailenin oğluyla bir halk kızının aşkı işlenmişti bu filmde. Sevgiyi hiç tatmamış, maddeye tapan fabrikatör baba, sıradan gördüğü bir halk kızıyla oğlunun evlenmesine karşı çıkmış, onu mirasından yoksun bırakmakla korkutmak istemiş, ama genç adam, nesneleşmiş kişilere çok aykırı gelecek bir karar alarak aşk yönünde kullanmıştı seçimini. Biliyordu çünkü: Aşk ve sevgili, maddeye direnebilen yüreklerin ödülüdür yalnızca. Arınmalı, sevgiliye öyle gitmeliydi. Benzer bir aşk da Titanic’te işlenmişti. Kendisine çok değerli bir elmas kolye armağan eden, adını koymadığı bir egemenlik ilişkisine karşı çok lüks bir yaşam vaat eden adama karşı genç kız, maddenin tuzağına düşmemiş, Titanic gemisinde kumarda kazandığı biletle 3. mevkide yolculuk yapan yoksul gence yine aynı arınmayla gitmişti. Bu aşkı bir gün Titanik gemisinin batış öyküsüyle birlikte yorumlayacağım size.)

Sevgilinin kendi kimliğiyle varlığını sürdürmesi çok önemlidir. Bu kimlikte sevgiliyi yıpratan, olumsuz yönde etkileyen, serpilip gelişmesini engelleyen yönler, davranışlarına olumsuz yansıyan, kurtulmakta çok zorlandığı alışkanlıklar olabilir. Aşkı bilen bir sevgili, sevdiğinin aykırı yönlerini düzeltmeye yönelik tek yanlı bir çaba göstermeyecektir; bunu, sevdiğiyle birlikte, ancak uzlaşma kültürüyle yapmayı deneyecek, hiçbir biçimde kınayıcı, aşağılayıcı tavır takınmayacaktır. Bilecektir ki, aşk bir kimlik savaşı değildir; sevgiliyse, ancak hayranlıkla sevebileceğimiz bir değerdir. Sevgiliye göstereceğimiz bu ilgi sahiplenmek değil, sahip çıkmaktır.

Sevgili, kendi tanımladığı kimliğiyle varlık kazanır; onun kimliğini yaşamasına ilişkin gereksinmesine doyurucu yanıt verebilmenin biricik yoluysa, adalettir. Adalet, bir hakkın teslimidir; yokluğunda ilişki bir anda bayağılaşır, sömürü ilişkisine dönüşür. İlişkiyi var eden öteki bütün etkenler kısmen var olsa da adaletsiz bir ilişki her yönde ilerleyebilir ama aşka dönüşemez; yinelemek gerekir ki aşk, bizi herhangi bir menzilde bekleyen amaç değil, ancak bir süreçtir; yine de iki taraf adalet anlayışından yoksun olarak da aşkı yaşadıklarını düşünürlerse, bunun yanılsamadan öte bir anlamı yoktur.
Sevgililerin, bireyselliklerinde kendilerini özgürce geliştirme hakları tartışılamaz. Bunun iki yönü vardır. Birincisi, sevgililerin toplumun değer yargıları başta olmak üzere birçok nedenle kimliklerini yaşamalarında zamanla kanıksanmış aksamaların giderilmesi; ikincisi, iki sevgilinin birbirlerine karışırlarken artı değerlerini birbirlerine aktarmaları... Bu, mutlak bir çoğalmadır; aşkın büyüsü bu çoğalmayı sürekli artırarak geleceğe taşıyacak yoğunluktaysa, aşkın denkleminde (çoğalma olarak bilinen) bir bilinmeyene daha gerçek değeri verilmiş olacaktır. Çünkü aşk ancak özgürlüklerde sevgilileri çoğaltan bir eylem niteliği kazanabilir. (Prangalara bağlanmış bir insan, yaşama ilişkin bütün coşkusunu yitireceği için kendisi olamayacak, kötü bir sonsuzlukta, sisler içinde menzili olmayan bir çizgide yürüdüğünü duyumsayacaktır.)

Sevgili, kullanıma açık bir nesne değil, yaşamayı hak ettiği kimliğiyle bağımsız bir bireydir her şeyden önce; sonra sevgilidir. Aşk, bağımsız iki insanın birbirine karışmasıyla olgunluk aşamasına gelecektir.

Bireysel farklılıklar ilişkiyi yıpratan değil, tam tersine olumlu yönde etkileyerek zenginleştiren etkenlerdir. Sevgililer bu farklılıkların önemini bilirler; karşılıklı anlayışla bu zenginliği birlikte yaşatarak gelişmesine olanak tanırlar; birbirlerinin gözlerinin içine baktıklarında, o bireysellikte koca bir evreni görebilirler; aynı üretken dinamikle bütünleşirler. Aşk, nesneden arınmış bir duygu alış verişidir; bu alış verişin dürüst, üretken ve saygın olabilmesinin gizi, hesapsız sevmelerdedir. Aksi durumda ilişki, kapitalist toplumların kişisel ilişkilerdeki en büyük hastalığı olan yatırım aracına dönüşeceği için bütün büyüsünü yitirecektir. Schopenhauer’ın ve Freud’un, onların öğrencilerinin sandığının aksine, ince çıkar hesaplarının kabalığıyla aşk asla bir arada barınamayacaktır.

Sevgiliye sunulacak hiçbir şeyde karşılık bekleme ve bireysel bir yarar sağlama kaygısı söz konusu olamaz. (İlişkide bir tarafın vermesi, karşı tarafın alması demek olacağı için, aşk ilişkisinin iki kişilik bütünleşmesinde karşılık kendiliğinden gelecek, alan sevgili bu kez veren olma rolünü çıkar hesaplarının, nesne alış verişinin sığlığına düşmeden üstlenecektir.)

Aşk ilişkinin iki tarafı vardır; ama öylesine bütünleşmişlerdir ki, ikiyken bir, birken iki olmuşlardır. Bu çelişik durumun gizi sağlıklı bir ilişkinin vazgeçilmez koşuludur. Erich Fromm, bu gizin bir yönünü de “kişinin bütünlüğünü, bireyselliğini yitirmeden birleşmesi” olarak tanımlar. Sevgililer, bu bütünleşmeyle birbirlerini çok iyi temsil ederler. Bu aşamadan sonra aşkta biricik özne biz olmalıdır. Sevgililer, ilişkinin kendi içselliğinde, topluma karşı bu bütünleşmeyi sağlarlarken, bireyselliklerini titizlikle korurlar ve buna karşılıklı olarak derin saygı duyarlar. Aşk, nesnel dünyanın içinde iki sevgilinin birlikte kurdukları, kimseye hesap vermeden var oldukları kendi özel dünyalarıdır. Birlikte emek vererek kurdukları dünyalarının dış etkilere karşı korunmasından ve geliştirilmesinden sorumludurlar; birbirlerine (dolayısıyla aşka) zaman ayırırlar; bilirler ki, gündelik yaşamın kaygıları, koşuşturmaları aşkın önüne geçer ve ilişkilerinin bu ilgisizlikten dolayı sarsılmasına engel olamazlarsa, birbirlerine yönelişlerindeki coşku azalacak, çok geçmeden de yıpratıcı bir süreç başlayacaktır. Bunu önlemek için gösterdikleri titizlik kurgusal değil, kendiliğindendir. Sevgililer, ilişkideki her artı değeri birlikte var etmeyi, var edileni karşılıklı emekle korumayı bilirler.
Aşkta diplomasi yoktur; dolayısıyla, ilişkide resmiyetin yapaylığının sığlığına düşülmez. Sevgililer, ilişkinin akışında oluşabilecek herhangi bir aksamanın çözülmesi için içtenlikle çalışılırlar, çünkü iletişimleri çok iyidir; aşkta iletişimin bilinen tek seçeneği de ortak sevgi dilini konuşmalarıdır. Bunu beklentilerin aynı eksende buluşması olarak da niteleyebiliriz. Sevgililer, farklı yönlerinin doğru algılanması için gereksinmelerini, duyumsadıklarını, isteklerini birbirlerine kolayca açarlar. Bilirler ki, bunları öğrenmeye hakları vardır, paylaşım kültürünün bir yönü de budur. İki sevgilinin bütünleşmesinin sayısız olumlu yansımalarından biri, aşkın aksamalarından bile bütünleşmeyi geliştirecekleri bir sonuç çıkarabilmeleridir. Bunun yolu da, sarsılmaz bütünlüklerini oluştururlarken, engelleyici etkenleri ortadan kaldırıp ilişkiyi birlikte var olacakları yönde onarmalarıdır.

Aşkın kendine özgü kültürü, sevgililerin hem kendilerine hem de birbirlerinin karşı dürüst olmalarını gerektirir; Dürüstlükse, kendi öykülerini oluşturan duygu ve düşüncelerini aktarırken açık ve içten olmalarıdır; bu, aşkın işleyişinde oluşabilecek sorunların çözümü için de çok önemlidir. Çünkü ancak dürüstlük varsa ilişkideki aksamaya gerçekçi biçimde eğilebilirler ve ancak bu anlayışla aksamanın çözümünü bir kazanç olarak aşka ekleyebilirler. Herhangi bir nedenle oluşacak saklanma, gerek aşka gerekse sevgililere haksızlık olarak yansımaktan başka bir işe yaramayacaktır. Kusursuz insan yoktur; bunun anlamı, kusursuz ilişkinin de olmayacağıdır. Sevgililerin ilişkinin akışı sırasında ortaya çıkabilecek bir kusuru itiraf edebilmeleri büyük önem taşır. Aşk ilişkisi içten olacağı için bu kusur giderilebilir nitelikteyse birlikte emek vererek gidermeye çalışacaklar; olmuyorsa, hiçbir gerekçeyle büyütüp ilişkiyi törpülemesine izin vermeyeceklerdir. Gerçek şu ki, sevgililer kusurları değil, artı değerleri öne çıkartırlar. Üretken ve yapıcı bir ilişki için zorunlu anlayıştır bu.

Aşkın kendine özgü kültürünün ve bireysel bir yöneliş olduğunun öneminin anlaşılamadığı toplumlarda, aşk aykırı bir yöneliş olarak algılanabilir. Bunda töre ve geleneklerin, namus anlayışının payı çok etkindir. Böyle toplumlarda oluşan bir aşk ilişkisini korumak sanıldığından daha zordur. Çünkü birçok kişi kendinde ilişkiyi yorumlama, karar alma hakkı görecektir. Bunun yaşamda sayısız örneği vardır. Aileler ya da aile yakınları, ilişkinin sürmesine, yönünün belirlenmesine ilişkin karar alıp uygulanmasında ısrarcı olabilirler. Böyle bir sorunla karşılaştıklarında sevgililerin sığınabilecekleri tek yer, kendi yürekleridir. Önce bireyselliklerinin önemini kavramaları, sonra sevgiliyi toplumun yüreğiyle değil, kendi yürekleriyle sevmelerinin ne anlama geldiğini ayırt edebilmeleri gerekir. Bütün nitelikleriyle oluşmuş, kimlik kazanmış aşkların bile sevgililerin bilinçli olmamaları nedeniyle darmadağın edildiği görülmüştür. Yaşam, cesur insanların tadabileceği bir şölendir; sevgililerin aşkın iki kişilik olduğunu bilmeleri, dışarıdan gelebilecek bütün yıkıcı etkenlere karşı aşkı koruyacak bir direnç göstermeleri gerekir. Çünkü aşk, en çok kendileri oldukları duygu alanıdır. İlişkideki herhangi bir kırılmanın hiç ummadıkları sonuçlara yol açabileceğini bilmeleri çok önemlidir.

Aşk ilişkisine karşı bir başka tehlike, ilişkinin tekdüzeliğe dönüşmesidir. Çünkü o zaman ilişkideki bütün coşku yok olacaktır. Yüzlerce kez aynı filmi izliyormuş gibi geçen zaman sürecinde renkler ve figürler birbirine benzemeye başlayacak, ilişkinin büyüsü yok olup gidecektir. Birçok ilişki yalnızca bu nedenle çıkmaza girerek tükenmiştir. Bu yavanlığı giderebilmek için gerekirse yeni dinamiklerle ilişkinin akışına farklı bir boyut kazandırmak yararlı olacaktır. İlişkinin kendi tarihindeki önemli anları kutlamalarla gelenekselleştirmek, sevgililerin yaşamlarına ilişkin özel günleri (sözgelimi; doğum günleri, önemli bir başarı kazandıkları günleri vs.) birlikte kutlamak, ilişkiyi unutulmaz anılar üreterek beslemek, herkesin kolayca yapabileceği etkinliklerdir. Denklemi doğru kurulmuş bir aşk (bu elbette bir mizansenle olmaz), üretim sürecinin bir aşamadan sonra yerini tüketim sürecine bırakacağı yönelişe dönüşmez. İlişkinin büyüsü, yaşamdan mutluluklar kopartarak aşkı üretmeyi sürdürebilecekleri yoğunlukta olmalıdır. Sevmenin sanat olmasının bir yönü de budur. Ben buna aşka yatkınlık diyorum.
Aşk, bedenden ruha yönelişin büyüsüdür. İletişim, bireysellik bilinciyle bütünleşme, saygı, sorumluluk, ilgi, tutku, hayranlık, üretken sevgi anlayışı, içtenlik, dürüstlük, adalet ve bağlılık diye sıralayabileceğimiz etkenlerle var olan bir aşk ilişkisinin işleyişi, bu büyünün bozulmamasına, başka deyimle sevgililerin taşıdıkları kültür içinde aşka yatkınlığına bağlıdır.

KENAN KALECİKLİ (Aşkın Ömrü Yüreğiniz Kadardır adlı kitabından)