18 Ekim 2008 Cumartesi




Online Sayaç
İLİŞKİLERDE ERKEĞİN BELİRLEDİĞİ
KONUM: KÖLE, EŞ ya da SEVGİLİ

Kadın, bilimsel olarak, doğrunun erkeklerin öne sürdüğünden başka bir şey olduğunu düşünmemektedir: O, daha çok doğrunun var olmadığını kabul etmektedir. Kadını, özdeşlik ilkesinden kuşkulanmaya iten şey yalnız yaşamın oluşumu ya da çevresini kuşatan ve nedensellik kavramını kökünden yıkan büyülü görüngeler değildir: O, erkek dünyasının ta göbeğinde ve bu dünyaya katılan bir varlık olarak kendi içinde yakalar her ilkenin, her değerin, var olan her şeyin iki anlamlılığını. Erkek ahlakının, kendisiyle ilgili yanlarının baştan aşağı uyutmaca olduğunu bilmektedir. Erkek, kendi erdem ve onur yasalarını görkemli, ama zorba bir biçimde kendisine uygulamaktadır: Bu yasalara uymamasını bile hesaba katmıştır; zaten bu yan çizme olmasa, arkasına saklandığı o güzelim ahlak duvarı yıkılıp gidecektir.
Simone de Beauvoir
(Kadın/İkinci Cins- Bağımsızlığa Doğru)






Toplumsal cinsiyet: Bir düşünce sefaletinin insanlığın aynasındaki görünümü

Kate Millett, kısa sürede büyük bir yankı uyandıran çalışması Cinsel Politika’da sarsıcı sorgulamalarıyla kendisine tanınan toplumsal ayrıcalığın sarsılmasından korkan birçok erkeği rahatsız edecek saptamalarda bulunmuştu. Çünkü artık kanıksanmış görülen ataerkil düzene çok önemli eleştiriler getirmiş, hiç değişmeyeceği sanılan kalıpları tersine çevirecek kanıtlar sunmuştu düşünce yaşamına. Görüşleri; insana ve dolayısıyla tarihe, yazı sanatına, kültürün bütün öğelerine olanca ağırlığıyla sinen ataerkil kirlenmeyi ortaya koymuştu: “Cinsel ilişkiler konusunda yapılacak bir inceleme de gösterecektir ki, cinsler arasındaki durum şimdi ve bütün tarih boyunca da Max Weber’in herrschaft diye tanımladığı bir ezme ve ezilme ilişkisi olmuştur. Toplumsal düzenimizde inceleme konusu yapılmayan ve hatta farkına bile varılmayan (oysa kurumlaşmış bir nitelik taşıyan) özellik, erkeklerin kadınlara egemenliğini doğuştan hak kazanılmış bir üstünlük olarak görmektedir. Bu yolla bir iç sömürü düzeni ortaya çıkmıştır. Bu düzen, her türlü ırk ayrımından, sınıf bölünmesinden daha kesin, daha katı ve daha sürelidir.”1
Çağlar boyunca dengesizliklerde kurulan bu zoraki denge öylesine benimsenmiştir ki, toplumsal cinsiyet artık kesin biçimde erkektir.
Bu durumda, toplumsal cinsiyetin belirlediği ilişkilerin cinslerden birinin (kadının) aleyhine gelişmesi, “eylem ve yararlılık açısından ele alındığı zaman, cinsel rol, kadına ev işi, çocuk bakımı gibi işleri yüklerken, insancıl oluşumların geri kalan tümünü, ilgi ve istek duymayı, ilerleme ve yükselme hırsını erkeğe bırakır.”2
Türkçemizde güzel bir söz vardır, bilirsiniz: “Bir insana kırk gün deli derseniz, deli olur.” Daha doğrusu, öyle olduğuna inanır. Antikçağ’dan günümüzün birçok toplumuna kadar değişmeyen düşünce, kadının ikinci cins olduğu, çocuk doğurmak ve ev işlerinden başka bir işe yaramayacağıydı. Binlerce yıldır bilinçlere işlenen bu safsata, kadın cinsinin (aslında en çok da erkeğin) bilincini karartmış, bu düşünce sefaletini öylesine kanıksatmıştır ki, kadın cinsinde bireyselliğinden korkan, Collette Dowling’in Sindrella kompleksi dediği, tuhaf bir durum yaratmıştır. Böyle olunca, ilişkilerin yönünü erkek belirlemiş, toplumsal ayrıcalığını kullanarak kadın üzerinde amansız bir egemenlik kurmuş, böylece onur kırıcı bir sömürü ilişkisi ortaya çıkmıştır.
Oysa, insanlaşma sürecini tamamlamış, düşünce sistemini adaletle donatmış hiçbir erkek, böylesine bir sefaleti hangi gerekçeyle olursa olsun doğal karşılayamaz. Çünkü, ilişkilerde cinslerden birinin yapay üstünlüğüne dayalı mutlak egemenliği, en çok da egemen cinsi gizliden gizliye aşağılar.
“Kadınları insan türünün garip, aşağı, insanlıktan uzak bir parçası sayan3 Freud bile, elleri ayakları bağlı bir kadınla otururken sevgiden söz edemez. Azıcık dürüst hiçbir erkek, kendisine sağladığı bakım ya da toplumsal gücüyle satın aldığı kadının sevgisiyle övünemez. İnsanlık onuru taşıyan hiçbir erkek, özgürlük içinde verilmeyen sevgiyi kabul etmez. Eşlik görevinde ve aile yetkesinde kendini belli eden zorlayıcı ahlak anlayışı, korkak ve güçsüz kişilerin ahlakıdır. Bunlar, doğal sevgi yetenekleriyle yaşamayı göze alamadıkları şeyleri, boşu boşuna, polisin ve evlilik yasalarının yardımıyla elde etmeye çalışırlar.”4


Kadının kısa tarihi ya da
binlerce yıldır değişmeyen

Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabında günümüzün uygar toplumlarına gelinceye kadar geçen süreçte kadının artık kanıksanmış konumunun nasıl belirlendiğine ilişkin şu müthiş saptamayı yapar: “Analık hukukunun yıkılışı, kadın cinsinin büyük tarihsel yenilgisi oldu. Evde bile, yönetimi elde tutan erkek oldu; kadın aşağılandı, köleleşti, erkeğin keyif ve çocuk doğurma aleti durumuna geldi. Kadının özellikle Yunanlıların kahramanlık çağında, sonra da klasik çağda görülen bu aşağılanmış durumu, giderek süslenip püslendi, aldatıcı görünüşlere sokuldu, bazan yumuşak biçimler altında saklandı, ama hiçbir zaman ortadan kaldırılamadı.”5
Antikçağ düşünürlerinden, Nietzche’ye kadar felsefenin kadına bakışı, düşünce sefaletinin hangi boyutlara ulaşabileceğini kanıtlamaya yeterlidir:
“Geleneksel etikte kadın imgesinin erkek egemen bakışla çarpıtılması, çoğu büyük filozofun erkeklerin her bakımdan kadınlardan daha üstün olduğu görüşüyle ilintilendirilebilir. Bu yaklaşımla, hem fiziksel hem de zihinsel yetenekleri yönünden kadınlar erkeklerin gerisindedir. Davranışlarının merkezine akıl koymuş olan erkek, bir akıl varlığı olarak rasyonel ilkeler yardımıyla dünyadaki her ilişkiye el atar, rasyonelliği dünyaya egemen kılar; bilim ve teknik sayesinde, F. Bacon’un ‘Bilgi iktidardır,’ özdeyişi doğrultusunda, var olan üzerinde güç ve iktidarın egemenliğini elde etmeye çalışır. Sözcüğün asıl anlamında yalnızca erkek, insandır; çünkü genel olanı tanıyıp öğrenebilme ve özel olanı, bu genelin yardımıyla kendine bağımlı kılabilme yeteneği yalnızca onda vardır.
Buna karşılık kadın tepeden tırnağa duygu varlığıdır ve erkeğe göre çok az sahip olduğu zekâ gücünü, zayıf aklını, bedensel maddi gereksinmelerin giderilmesi doğrultusunda yoğunlaştırır. Doğal donanımı yüzünden gerçek insan olma basamaklarını tırmanabilecek durumda değildir, dolayısıyla da insan olarak benimsenmek istiyorsa, erkek aklının diktelerine boyun eğmeyi bilmelidir.
Ama iş kadınların pratik yeteneklerine geldi mi, gerek evin çekilip çevrilmesi, gerekse çocukların yetiştirilmesi konusunda kadınların adeta biçilmiş kaftan olduklarını düşünen ahlak filozofları, kadına kuramsal alanda atfettiklerinden çok fazla yetenek atfederler. Kadınlar, erdemlilik ve ahlakilik bakımından her türlü övgüye yakışır görülmekle kalmayıp sabırları ve dindarlıklarıyla da takdir edilirler.
Kadınların bu ahlaki niteliklerinin kabul edilmesi, kimsenin kafasını karıştırmasın; çünkü dikkat edilirse, kendi çıkar ve iyilikleri her şeyin önünde gelen erkeğin otoritesi karşısında bir boyun eğme anlamına gelen özelliklerdir bunlar. Çünkü erkek kadından daha güçlü bir bedene ve akla, yani zihinsel güçlere sahip olmakla kalmamakta, kadından daha güçlü bir iradesi olduğu için, bu zayıf cinsin yasal egemeni olma hakkını da elinde tutmaktadır. Nietzche’ye göre, ‘Erkeğin mutluluğunun adı, istiyorumdur. Kadının mutluluğu ise, o (erkek) istiyordur.’ Pratikte de erkek genel hakkında düşünürken kadından daha üstün olduğu gerekçesiyle, kadına davranış kuralları dayatma hakkına da sahip görür kendini.”6
Hegel, Aristotales, Comte, Rousseau, Schopenhauer, Nietzche ve daha nice düşünürde belirginleşen kadına bakış açısının küçük bir özeti olan bu sözler, tarih sürecinde toplumların dokusuna sinerek yabancılaşmanın farklı bir boyutunu oluşturmuştur.
“Özerk ve bağımsız kalabilme yeteneğinden yoksun kadın; etik, pratik, siyasal özgürlüklerle inşa edilmiş alanı erkeğe terk etmelidir; kadın bu alanın kurallarına boyun eğmek zorunda bırakılır; ama bu kuralların oluşturulması süreçleri olan istenç (irade) oluşturma süreçlerine katılmasına izin verilmez.”7
Sonrası, kaçınılmaz biçimde erkek egemenliğidir. Birçoğunun düşünce sisteminde yer alan bu anlayışın toplumlardaki yıkıcı etkisi iyi bilinmedikçe hiçbir uygar ilişki kurulamazdı elbette ama uzayın derinliklerini keşfeden akıl bu çok belirgin gerçeği bir türlü kavrayamamıştı. (Kim bilir, belki gerçeği görenler de kendisine ataerkinin sunduğu bu yapay üstünlük konumunu, benliklerini aşamadıkları için reddedememişler, kurulu toplumsal düzeni bozmayı düşünememişlerdi.)
Aslında Roma’nın kadına bakışı, binlerce yıl öncesinin tipik görüntüsünü verir gibiydi: “Roma evliliğinin asıl amacı çocuktur. Çocuğa giden cinsel birleşmenin verdiği haz ise frugalitias (basit zevkler) arasındadır ve buna hiç önem verilmez.8 Erkek bu konuda alabildiğine ciddidir. Asla ödün vermez. Çatar kaşlarını, biner kadının tepesine. Yeni bir bireyin yaşama istemini ortaya çıkarmak için yapar bunu. Pek güvendiği gücünü yitirmeden tek yönlü zevklere varmak, o verimli tarlayı ekmek, sürmek, tarihin en tutucu, en aktöreci, en gelenekçi, en eskiye dönük, en sömürgeci erkyurduna savaşçılar yetiştirmek için...
Zaman erip de çocuk dünyaya geldi mi, eğer bir kusuru varsa, hatta cılızsa, öldürürlerdi onu. Yok sağlıklı ise, suların ve donun şiddetine dayanıklı olsun diye batırırlardı nehire. Ormanlarda koştururlar, av avlatırlar, daha küçük yaşlarda kanla beslerlerdi onları.
Hepsi birbirinden kötü olan kadınlarınsa, doğurdukları varlık üstünde herhangi bir hakları yoktu. Onlar yalnızca tarlaydılar. Çocuk doğurmaya yarayan, tıpkı Plinius gibi on üçlerine varmadan yaşlı bir kadın gibi oturaklığına eren, öldükleri zaman da mezarları başına koca bir domuz yavrusu bedizlenen bir Pocella, bir eşya...
Bedeni sürekli olarak saldırıya uğrayan, kimin olduğu belli olmayan organları hırpalandıkça soylulaşan, ağzına tıkaçlar konan, kanı akıtılıncaya dek kırbaçlanıp demirle dağlanarak mülkiyet damgaları basılan, burnuna zincirler takılan” kadının Antikçağ’daki bu konumu, 21. yüzyılda bile birçok geri toplumda pek de bir şey değişmeden kalacaktı.
“Biyolojik ve toplumsal cinsiyet, Ortaçağ ve reformasyon aydınlarının yazılarında genellikle erkekler, kadınlar ve Tanrı arasındaki ahlaksal ilişkilerle ilgili bir tartışmanın konuları olarak sunuluyordu. Ama bu tür bir çerçevenin ille de kısıtlayıcı olması gerekmez. Böyle bir çerçeve içinde kalarak ihtirasın karmaşıklıklarını fark edip büyük bir incelikle ele almak olasıdır pekala. Tristan ile Isolde’nin aşkından, Dante’nin kaleminden çıkan Paolo ile Frencesca’nın öyküsüne veya Shakespeare’in Romeo ve Juliet’ine dek pek çok yerde hüsrana uğrayan aşk temaları bunu kanıtlıyor. Yine de bu öykülerin kaynağı, çoğunlukla aşkın doğasına ilişkin bir meraktan çok, birbiriyle çatışan yükümlülüklerin yarattığı ikilemdi...
Bu çerçevedeki ilk büyük değişiklik, Tanrı’nın kadınlara ve erkeklere izlemeleri için bir yol öngördüğü yönündeki inanışın çürütülmesiyle yaşandı. Aynı temaya, Aydınlanma çağı entellektüellerinde de rastlarız, ama bu kez dünyevileşmiş biçimiyle çıkar karşımıza... Daha önce Tanrı’nın işgal ettiği yere toplumu koyan dünyevi bir ahlakçılık çerçevesi, aralarında feminizm ve liberterliğin ilk biçimlerinin de yer aldığı epeyce geniş bir toplumsal tavırlar silsilesini onaylayabilirdi. Fransız Devrimi’nin şoku, bu tartışmayı ansızın köktenci (radikal) bir yöne çevirdi. 1791-1792 yılları arasında hem Fransa’da hem İngiltere’de erkek haklarının hemen ardından kadın haklarına ilişkin kesin bildiriler yayımlandı. Bunlar arasında Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Savunusu, kadınların ahlaksal yapısının içinde bulundukları baskıcı koşullar tarafından çarpıtıldığını ısrarla vurguluyordu: ‘Kendimizi yalnızca yumuşak, evcil yaratıklar durumuna getirmemizi önerenler, bize ne kadar hakaret ediyorlar. Örneğin, sık sık önerilen yumuşak başlılık, boyun eğdirerek yönetmedir. Bir varlık nasıl bu derece önemsiz olabiliyor? Kim bu denli aşağılık yöntemlerle yönetmeyi üstlenecek kadar küçülebilir?’
1848’de ABD’de Seneca Falls kongresiyle birlikte kadınların önemli çaptaki ilk politik seferberliği başladığındaysa, işte bu öğreti üzerinde odaklandı. Liberal ve faydacı çevrede, kadınların yurttaşlığına ilişkin herhangi bir karşı çıkma nedeni bulmak giderek zorlaşıyordu. John Stuart Mill, Kadınlara Hükmedilmesi adlı kitabında ‘oy kullanma erkeklere tanındığına göre, hangi koşullar altında ve sınırlar içinde olursa olsun, aynı hakkın kadınlara da tanınmamasını haklı çıkaracak en küçük bir neden yoktur,’ diye yazdığında kullandığı anlatım tarzı, argüman açısından sonucu belirleyen bir değişikliği belirliyordu. Artık eşitlikten yana mantıksal sonuçlara varılıyordu.
19. yüzyılın başkaldıran kadını, bireysel yaşantısındaki, aile içindeki baskının öznel bir durum olmadığını, toplumsal bir sorun olduğunu görmüştür. Baba-papaz-kral zincirindeki baskı halkalarını kırmak yolunda, yazın ve politik birlikler aracılığıyla topluma seslenmiştir. İşçi, küçük burjuva, aristokrat, aydın kadın, toplumsal konumunu bir tür kölelik olarak nitelendirmiştir. En önemli gelişme ise özel yaşamın yargılanmazlığına meydan okumadır. Eleştiriyi yükseltmek ve gizlenen sömürünün açıkça ilan edilmesi, ailenin saygınlığını yitirmesine ve toplumsal yapının daha geniş çevrelerde yargılanıp tepkinin örgütlenmesine yol açmıştır.
Yüzyılın başkaldıran kadını olarak söz edilebilecek birçok kadın, boşanma yasası olmamasına karşın eşini terk ederek sınırlamalara meydan okumuştur. Tutucu çevrelerin psikolojik savaş yöntemleriyle karşılaşmış olsalar da vuruşarak, yenilgi ve kazanımlarla topluma kadın sorunu diye bir sorunun varlığını kabul ettirmişlerdir.
Dönemin değer yargılarına teslim olmayan Flora Tristan da kadının durumunun değişmesi için toplumsal değişimin gerekliliğini, işçileri örgütlerken temel hedefleri arasında sayar...
Fransız meclisinde kadınların konuşması yasaklanmıştı ve hiçbir gerekçe ile kadın mecliste konuşamıyordu ama alanlar, işçi birlikleri kadınların kürsüye çıktığı ilk yerlerdi. George Sand da kadınlık rolünü elinin tersiyle itip kendine yeni yaşam olanakları yaratan kadınlar arasındadır. O da toplumsal düzenin haksızlıklar üzerine kurulduğunu ve kutsal sayılan değerlerin, yurttaşlık yasasının (medeni kanunun) en iğrenç haksızlıklar üzerine yükseldiğini Hayatım adlı yapıtında ve romanlarında dile getirir: ‘Eşitsizlik, aşağılanmışlık, bir cinsin ötekine bağımlılığı koşullarında, eksiksiz mutluluk ve ideal aşkın tümüyle olanaksız olduğuna inandım. İster yasayla, ister geçerli ahlak kurallarıyla, ister düşünce ya da önyargıyla olsun kendini bir erkeğe vermiş kadın ya zincirlenmiştir ya da suçlu sayılır. Kadının bağımlılığını, aşağılanmışlığını ve toplumsal hiçliğini destekleyen yurttaşlık yasasınca onaylanmış bir evliliği hiçbir kadına önermem,’ demektedir. George Sand, evlilik kurumunun geçerliliğini tartışıp bir haksızlık biçimi olarak reddederken; kadınlar, dünyanın başka bir yerinde de (ABD’de) baskı altındaki öteki kesimlerle anlaşma olanağını yarattılar. Ezilenin, ezenin bilinciyle özdeşleşmemesi ve baskıyı içselleştirip kabullenmemesi için Köleliğe Karşı Kadınlar Derneği’ni kurdular.”
Bu yüzyılda kadın hareketinin en önemli sözcülerinden biri olan John Stuart Mill’in karşısına dikilen görüşlerin ortak özelliğiyse kaçınılmaz biçimde ataerkil bir düşünce sisteminden kaynaklanmış olmasıydı.
“Ataerkil düzenin sonucu olarak kadınların ekonomik ve hukuksal durumlarının gerçekliğini şövalye tutumuyla karşılaştırmak ne denli aydınlatıcı ve açıklayıcı ise, Viktorya döneminin cinsel politika konusundaki iki temel yapıtını, Mill’in Kadınların Uyrukluluğu ile Ruskin’in Kraliçenin Bahçesi Üzerine’sini karşılaştırmak da o denli açıklayıcı olacaktır. Viktorya döneminin bu konudaki bütün düşünce ve görüşleri bu iki belgeye sıkıştırılmıştır... Mill’in yapıtı bir gerçeği gözler önüne serdiği için çok önemlidir. Ruskin’in yapıtı ise Viktorya döneminin resmi tutumu diyebileceğimiz erkeğin üstünlüğü fantezisini aktarması yönünden önem kazanır... Ataerkil düzene ve bu düzendeki kadınların yaşam koşullarına ilk başkaldıran tarihsel dönem Viktorya dönemidir.
Viktoryan şövalyeliği, eski dönemlerin belirgin erkek üstünlüğü ile feminizmin doruğunda olduğu 20. yüzyıl başları arasında bir geçiş dönemi niteliğindedir.
Ruskin, dinleyicileri arasındaki kraliçeler diye saygıyla tanımladığı kentsoylu (burjuva) kadınlara övgüde bulunurken, bir yandan da hiç kuşkusuz feminist akımın baskısı altında ezilmiş ve içten içe buna karşı çıkmıştır.
Mill ise ne kraliçelere seslenmiş ne de Rose La Touche’un sağlıksız aşkına kapılmıştır. Kadınların Uyrukluğu, 1861’de, yani Kraliçenin Bahçeleri Üzerine’den üç yıl önce yazıldı: ‘İki cins arasındaki toplumsal ilişkileri düzenleyen ilke, yani bir cinsin ötekinden aşağı tutulması, özü bakımından yanlıştır ve bugün de insanın gelişmesi konusundaki belli başlı bir engeldir. Bunun yerine tam anlamıyla eşitliği sağlayan, herhangi bir cinse üstünlük ya da ayrıcalık tanımayan ve öteki cinse engellemeler, kısıtlamalar getirmeyen bir ilkenin ortaya konması gerekir.’
Mill’in bu sözleri, bugün olduğu gibi o dönemde de korkusuz bir çıkıştı. Mill de bu sözlerin yaratacağı tepkinin, kopartacağı fırtınanın farkındaydı. Kadınlarla erkekler arasındaki ilişkilerin ve toplumsal durumun olması gerektiği gibi olduğunu savunan eski kafalı tutucu çevrelerin akla aykırı biçimde ayaklanacaklarını Mill de biliyordu... Mill, üstün yeteneğine karşın, erkek dinleyiciler önünde pek şanslı olamadı. Büyük tepkilerle karşılaştı. Kendisine deli diyenler çıktı. Ahlaksız diyenler çıktı, hatta hem deli hem ahlaksız dedikleri bile oldu...
Ruskin, salt varsayım yoluyla cinslerin birbirlerinin tamamlayıcısı olduğunu kanıtladıktan sonra, onların dünyalarını belirlemeye girişir ve insan dünyasının koca bir bölümünü bir cinse ayırır, kalanını öteki cinse bağışlar: ‘Cinslerin birbirlerinden ayrı özellikleri kısaca şunlardır: Erkeğin gücü etkendir, ilerleyicidir, savunucudur. Erkek; yapan, yaratan, bulan, savunandır... Enerjisi; serüvenler, savaşlar ve fetihlere harcanır... Oysa kadının gücü savaş için değil, düzen içindir.’
Hiç kuşkusuz, Ruskin, yönetenle yönetilenden özentili ve abartılmış bir dille söz etmekle kalmamış, aynı zamanda alışılagelmişle doğalı, elverişli ile kaçınılmazı bilinçli olarak birbirine karıştırmıştır. Kadın ve erkeğin ruhsal yapıları ve cinsel rolleri konusunda kültür yapısının yarattığı ayrımların, kadın ve erkeğin toplum içindeki farklı değerlendirilmelerine temel olduğunu Mill kesinlikle anlamıştır. Mill, kadın ve erkeği kesin iki gruba ayırmanın ve bu grupların toplumsal, entellektüel durumlarındaki ayrımın doğal olduğunu ileri sürmenin aslında politik bir davranış olduğunu da sezinler.
Ruskin’in doğal ayrımlar üzerine kurduğu birbirinden farklı ve birbirini bütünleyen dünyalar görüşü, Mill’in mantığı ile çöker. Mill, kişilik gibi çevre koşullanmasına böylesine bağlı, hatta bu koşullanmadan ortaya çıkan bir yapının doğal oluşumu hakkında hiçbir şey bilinemeyeceğini ileri sürerek şöyle der: ‘İki cinsin bugünkü ilişkilerine bakarak doğal yapıları konusunda herhangi birinin bir şeyler bildiğini ya da bilebileceğini, sağduyu ve insan aklına dayanarak reddediyorum... Bugün, kadının yapısı denilen şey, tümüyle düzmece bir şeydir. Bu yapı, belirli yönlerde zorlamalar, belirli yönlerde doğaya aykırı dış baskılarla oluşturulmuştur. Hiç kuşkusuz söyleyebilirim ki, başka hiçbir bağımlı sınıfın yapısı, efendilerince böylesine doğal orantılarından saptırılmış değildir.’
Mill, kadınsı kişilik denilen şeyin, aslında yapay bir yetiştirme sisteminin sonucu olduğunu anlamış, kendi deyimiyle toplumda kadının, bir sıcak bir soğuk su verilerek yetiştirilen bir bitki olduğunu farketmiştir. Doğa söylencesini yücelten tutumun sağlam bir ruhbilim karşısında çözüleceğini de o zamandan görmüştür.”17
Mill’in bir başka önemli saptaması da, kadının kendisini ezen sistemin bir ürünü olduğuydu; bu sistem eğitim ve çevre farklarından oluşuyordu, kadın ve erkek arasında temelde bir ayrım olamazdı. “Ruskin bu sistemi göklere çıkartırken, Mill, ağır eleştiriler getirmiş, kadının süs niteliğini bozmadan kültürle de bir ilintisi bulunması için düzenlenmiş bir eğitim sistemi olduğunu belirtmiştir. Mill’e göre bu eğitim sistemi, kadınları boyun eğmeye, başkasınca yönetilmeye alıştıran bir sistemdir. Ruskin, kadınları mükemmel olmaktan uzaklaştırmaya bakar. Kadınlara bir nebze bilgi verilebilir, zor noktaya gelince durdurulmaları gerekir. Mill’e göreyse, Ruskin’in şövalyece bir incelikle ortaya koyduğu eğitim koşullaması, tarihin en acımasız düşünce köleliği sisteminden başka bir şey değildir.”18
Mill’e göre, ataerkil sistemin yetiştirdiği erkekler, kadının yalnızca köle olmasını değil, kendilerini sevmelerini de isterler. Kadınların salt boyun eğmelerinden daha çoğunu istedikleri için de bütün eğitim güçlerini bu yönde harcarlar.
Kate Millett, Mill ve Ruskin’i biri kadın hareketinin, öteki ataerkinin en tipik savunularını yaptıkları için karşılaştırarak dönemin (aslında günümüzde de birçok toplumun) kadına bakışını ve buna gösterilen tepkiyi yansıtmak istemiştir.
Bugün bile ataerkil düşüncenin kıskacından kurtulamamış herkese çok aykırı gelebilecek bu görüşleri 19. yüzyılın o baskıcı toplumunda ortaya koyan Mill’e yönelen tepki görülmemiş boyutta artmıştı. Ona en ağır sözlerle karşı çıkanlar, dönemin önde gelen düşünürleriydi.
Kadına ilişkin görüşlerini Cinsellik bölümünde verdiğim Schopenhauer’a göre kadın hareketi, modern dünyayı kemiren cüzamdır. Ona göre, kadın haklarını savunduğu için Mill, aptalın tekidir. Schopenhauer, kadının devlet kürsüsünden konuşma hakkını savunduğu için Olympe de Gouges’nin giyotinle öldürülmesini, Madam de Steal’in Bonaparte tarafından sürgün edilmesini ve kadın örgütlerinin yasaklanmasını, ‘gerekliydi,’ diyerek över.
Kadına bakışıyla hocasından hiç de geri kalmayan Nietzche ise, Mill için ‘erkek cinsinden eşek bilgin,’ demişti.
Mill, İngiliz Avam Kamarası milletvekili olarak kadın haklarını savunan konuşması ve yazdığı yazılarla dikkat çekiyordu. Mill, şunları söylemişti: “Hangi egemenlik sahibi, köleliği doğaya aykırıymış gibi algılar? Bir zamanlar, en ileri kafalar, insan cinsini efendilerden oluşan küçük bir bölüm ve kölelerden oluşan sayıca kalabalık bir bölüm olarak ikiye ayırmayı doğal buluyorlardı ve bunu türün tek doğal durumu olarak görüyorlardı, öyle değil mi? Aristotales’in kendisi, düşüncenin ilerlemesi için bunca şey yapmış bu dahi bile, söz konusu görüşü destekledi. Hiçbir kuşkusu, çekimserliği yoktu. Bu sonuca, erkeğin kadın üzerindeki egemenliğinin doğal olduğunu basitçe kabul eden öncüller nedeniyle varıyordu. İnsanlığın değişik yapılar olduğunu düşünüyordu; bazıları özgür, ötekiler köleydi. Zencilerin köleliği dışında, bugün köle, evin hanımıdır. Zamanımızın bütün sözde düşünürleri, kadına ilişkin önyargılara sahiptir. Halkın ya da yüzyılın uygarlığının en uygun ölçümü için, kadınların yükselişini ya da düşünüşünü en emin ve en iyi ölçüt olarak almalıyız.”19
Mill’in bu görüşlerine Nietzche’nin yanıtıysa çok katıdır:
“Bugün Avrupa’da erkeğin ve Avrupalı erkekliğin acısını çektiği tüm budalalıklara öykünmeyi (taklit etmeyi) kadınlara öneren oldukça aptal, kadın dostu ve baştan çıkarıcı olanlar vardır. Bunlar (eşek bilginler), genel kültüre, hatta gazete okumaya ve siyasete varıncaya kadar kadınları bayağılaştırmak isterler. Hatta şöyle böyle kadınların özgür düşünüre ve yazıncılara dönüştürülmesi bile istenir.”20


Freud: Ataerkinin ruhbilimcisinin kadına bakışı

İnsanlık, 20. yüzyıla da binlerce yıldır alışageldiği yabancılaşma motiflerinin yeni örnekleriyle girdi: Bir yanda sömürgeci ülkelerin pazar paylaşımındaki anlaşmazlıklar nedeniyle yeni bir savaşın hazırlığı ve kadın cinsini aşağılayan düşüncelere bilim adına destek verenlerin toplumları sarsan düşünceleri... Bunların arasında kuşkusuz en önemlisi, insanın bilinç altını tükenmeyen çalışma gücüyle araştıran, ortaya sayısız kuram koyan, psikanaliz tekniğini yerleştiren Freud’du. Onun ruhbilime katkıları elbette tartışılamaz; ama ‘çok bilenin çok yanılacağını’ kanıtlamak ister gibi daha sonraları kanıtlanacak olan sayısız doğrularının yanında çok önemli yanlışlara da imza atmış, bunları yaşam boyu savunmuştu. Her şeyden önce, kadına ataerkil açıdan baktığı için yanılması kaçınılmazdı. Çünkü Freud için kadın değil, erkek vardı; başka söylemle toplumsal ilişkiler başta olmak üzere yaşamın her alanında erkek merkezdeydi, kadınsa bu merkezdeki efendiye imrenen, onun yerinde olmak isteyen ikincil bir cinsti, bundan daha ötesini, bağımsız bir birey olduğunu düşlemesi bile saçmaydı, doğaya aykırı bir yönelişti.
Freud’un bütün yaşamı bu düşünceler içinde, bir tür bağımlılıkla geçmiş, kadına bakışında bir türlü nesnel olamamıştı: “Freud’un hocaları ve bunlardan en önemlisi olan von Brücke de bu burjuva materyalizminin temsilcileriydiler. Böylece Freud, bu düşünce akımından etkilenmekten kurtulamamıştı. Böyle bir etki altında bulunması nedeniyle de insanda fizyolojik bir kaynağı olmayan etkili ruhsal güçlerin bulunabileceğini bir türlü kavrayamıyordu. Freud’un gerçek hedefi, insana özgü tutkuları anlayabilmekti. O güne dek filozoflar, oyun yazarları ve romancılar, böylesi tutkularla ilgilenmişler, ama ruhbilimciler ve sinirbilimciler hiç oralı olmamışlardı. Oysa Freud, ruhsallık üzerindeki hormonal etkiler konusunda pek az şey bilindiği bir dönemde fizyolojik ve ruhbilimsel ilişkinin en belirgin olduğu bir olayı gözlemlemişti: Cinselliği... Cinselliğin insana özgü tüm tutkuların kaynağı olduğu kanıtlanabilirse, ruhsal güçlerin fizyolojik temelleri bulunmuş olacak ve kuram doğrulanacaktı.
Düşünülmeyen düşüncelerin ikinci bölümü, Freud’un dünyaya baskıcı-ataerkil bir burjuva gözüyle bakmasından doğar. Kadının erkeğe eşit olduğu ve erkeklerin sözüm ona hem ruhbilimsel, hem de fizyolojik açıdan kadınlara üstün olmalarına karşın, bunu bir egemenlik aracı olarak kullanmadıkları bir toplum biçimi, Freud için düşünülemezdi: Hayran olduğu bir bilim adamı olan Mill’in kadınların erkeklere eşit olduğunu açıklaması üzerine, Freud bir mektubunda şöyle der: ‘Mill, bu noktada açıkça çılgının biridir.’ Çılgın sözü, düşünülmeyen bir şeyi anlatan özgün bir sözcüktür. İnsanların birçoğu, yalnızca kendi geleneksel düşünce çerçeveleri içindeki şeylerin doğal olduğuna inandıkları için, bunun dışında kalan her şeyi saçma, çılgınca ve delice bulurlar. Kadınla erkeğin eşit olmadıkları inancı, Freud’un kadın psikolojisini, kuramındaki biçimiyle oluşturmasına yol açmıştır. İnsanlığın bir bölümünün öbür yarısına biyolojik, anatomik ve ruhsal açıdan üstün olduğu düşüncesi, erkeksi ve ayrımcı-baskıcı bir tavrın ürünüdür. Freud sisteminin en kabul edilemez yanı da budur.
Freud’a göre kadın, doğası gereği narsist (kendine âşık), yalnızca kendini seven, bu nedenle de aslında sevme yeteneği olmayan ve cinsel açıdan da soğuk bir varlıktır.
Freud’un kadınlara ilişkin bu görüşlerinin, bir erkeğin yaygarasından başka bir şey olmadığı açıktır. Onun yaşadığı dönemde, orta sınıftan kadınlar genel olarak soğuktular. Çünkü burjuva evliliklerinin sahip olmacı özyapısı, kadınları cinsel açıdan soğuk olmaya itiyordu. Kocalarının (kendi) ‘mallar’ı olduklarını ancak bu yolla kanıtlayabiliyorlardı. Yalnızca üst sınıftan kadınlar ile incelikli fahişelerin, cinsel açıdan etken olmak ya da en azından böyle görünmek hakları vardı.
O dönemlerde erkeklerin cinsel hazzı bir ele geçirme olayı olarak yaşamış olmalarına şaşmamak gerek. Nitekim kadınlara gösterilen aşırı ilgi, aslında ‘avlamanın’ getireceği hazzı artırmanın ön hazırlığı gibiydi.
Ele geçirmenin bir kanıtı olan ilk cinsel birleşmeden sonraysa, kadın çocuk doğurmak ve çalışkan bir ev kadını olmak görevlerini üstlenir, böylece bir av nesnesinden, kişiliksiz bir insan durumuna dönüşürdü.
Eğer Freud’un Fransız ve İngiliz aristokratlarının ait oldukları üst sınıflardan bazı kadın hastaları olsaydı, belki de bu çarpık kadın inancını değiştirirdi.”21



Karen Horney’in Freud eleştirisi

Freud’un yaşadığı dönemin kadına bakışı şuydu: “Bilimsel ortak kanıya göre, kadınların anatomisi, erkeklere bakarak daha çocuğumsuydu, beyinleri daha küçüktü, zekâları daha kıttı, âdet görmeleri etkili çalışmalarını engelleyen bir kusurdu ve erkekler daha güçlüydü... Genel olarak, kadınların daha az gelişmiş erkekler olduğuna inanılıyordu; daha duygusal, daha mantıksız, daha güçsüz, daha zayıf oldukları düşünülüyordu; özellikle tümüyle akıldışı bir durum aldıkları âdet döneminde, kendilerini cinsel içgüdülerine kaptırmaya yatkın oldukları öne sürülüyordu.
Bu inanç sistemi, bilimin büyük saygınlığından güç alıyordu; oysa Mill’in de belirttiği gibi toplumsal ayrıcalık ve önyargının etkileri bilimselliğe aykırı damgası yiyordu. Bu kuramları destekleyen hiçbir kanıt olmasa da yaygın kabul görmüşlerdi; Freud da üniversitede okurken ve sonraki yıllarda bu kuramları benimsemişti.
Ayrımcı kısıtlamaların kalkmasına ve yeni fırsatların açılmasına ek olarak eşitsizliği haklı göstermek için kullanılan inanç sistemi, bilimdeki gelişmeler nedeniyle gittikçe değerini yitiriyordu. Modern genetiğin yükselişi, kadınlık ve erkeklik hormonlarının bulunmasıyla birlikte cinsiyet farklılıklarının gerçekten bilimsel olarak incelenmesine olanak tanıdı. Lamarkçı kalıtım kuramı çürütüldü. 1905’ten başlayarak yapılan beyin büyüklüğü incelemeleri ve yeni zekâ testleri, erkeklerin kadınlara karşı doğuştan gelen bir zekâ üstünlüğü olmadığını gösterdi. 1910’a gelindiğinde katı biyolojik belirlenimcilik, yerini kadınlarla erkekler arasındaki farklılıklara ilişkin çevresel ve kültürel etkenlere bırakıyordu; Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden sonra, kadınların aşağı oldukları düşüncesini destekleyen bütün sözde bilimsel yapı çöktü. Havelock Ellis, 1894’te kadınların aşağı olduğuna ilişkin tıbbi ve bilimsel düşünce birliğini özetleyen Erkek ve Kadın adlı kitabını yazmıştı. 1929’da kitabını düzeltti, yeni kanıtları ekledi ve kadınların doğuştan aşağı olduğu düşüncesini bir kenara bıraktı.
O dönemdeki pek çok düşünürü uğraştıran büyük kadın tartışmasında Freud’un konumunu anlamak her zaman kolay değildir. Elbette kadın hareketinin farkındaydı; vaka raporları ve mektuplarında bu hareketi yeriyordu.
1920’lere gelindiğinde Freud, kadınların fizyolojik ve zihinsel açıdan aşağı olduğuna ilişkin eski düşüncelerini açıktan açığa savunmuyordu ama bu düşüncelerin özü yeni bir kılığa girerek kuramlarında varlığını sürdürüyordu. Fizyoloji araştırmalarını bırakıp psikanalize geçtiğinden beri öteki bilim dallarındaki gelişmeleri izlemez olmuştu, bu yüzden de Lamarkçı kalıtım ya da kendisinin öne sürdüğü libidonun korunmasının mekanistik kuramı gibi modası geçmiş düşünceler, bir zaman kapsülünde kalmışçasına kuramlarında varlığını sürdürüyordu. Havelock Ellis 1929’da yeni kanıtları göz önünde bulundurarak kadınlara ilişkin düşüncelerini değiştirmişti ama Freud, yalnızca eski önyargılarına, anatomik aşağılık ve penis kıskançlığı adı altında yeni bir psikanalitik kılıf giydirmişti.
Freud’a göre, kız çocuğu ilk başta hadım edilmiş olmayı kabullenemez ve ‘erkek gibi olmakta ısrar eder’, ayrıca ‘çok ileri yaşlara kadar günün birinde bir penis sahibi olma umudunu korur. Bu umut, yaşamının amacı durumuna gelir.’ Kızlar, annelerinin de penissiz, aşağı varlıklar olduğunu anlayınca, sözde onlara düşman kesiliyordu.”23
Freud’un kadına ilişkin bu düşünceleri, tepkisini görmekte gecikmedi. Küçük kız çocuklarının kendini iğdiş edilmiş bir erkek olarak görmeleri nedeniyle penise imrenmelerine ilişkin düşüncelerine ilk kapsamlı tepki, Karen Horney’den gelmişti. Berlin Psikanaliz Enstitüsü’nden eğitim almış olan Horney, 1926’da yazdığı Kadınlıktan Kaçış başlıklı denemesiyle Freud’un düşüncelerini sorgulamıştı. Freud, Horney’in karşı çıkışlarının farkındaydı ama ‘benim izlenimlerime uymuyor,’ diyerek savuşturma yolunu seçmişti. Ne kadar görmezden gelse de, Horney’in görüşleri hiç de yabana atılır türden değildi ama bir bilim adamına yakışmayan önyargıları nedeniyle Freud’un kadına ilişkin düşünceleri deyim yerindeyse kilitlenmişti. Bu nedenle de kadın gerçeğini doğru algılamaktan çok uzaktı.
Horney, Kadın Psikolojisi ve Psikanalizde Yeni Yollar adlı yapıtlarında, Freud’un kadına ilişkin görüşlerine karşı çok sarsıcı çıkışlar yapmıştı. Horney’e göre, Freud, nevrotik kadın hastalarına ilişkin gözlemlerini genelleştirmiş, bulgularının bütün kadınlar için ortak olduğu kanısına varmıştı, asıl yanılgısını oluşturan etken de bu genelleme yanılgısıydı. Ayrıca, kültürel etkenleri hiçe saydığı için de kadın konusunda yanılmak durumundaydı. Yıllardır süregelen ataerkil yapılanmanın kadının ruhunu etkileyip onu kendisi olmadığı bir konuma getirmesi kaçınılmazdı. Freud en çok da bunu görememiş; psikanalizin kurucusu olarak hiç de analitik bir bakış açısıyla yaklaşamamıştı kadına. Bunun belki en önemli nedeni kadına bakışında bir türlü kıramadığı önyargıları olmuştu. Horney’in başarısı tam da buradadır. Freud’un düşünce sistemini sakatlayan nedenleri çok iyi görmüş, onun kadına ilişkin bütün düşüncelerini ustaca çürütmüştü.



Alfred Adler’in soruna bakışı: Kadının yetersizliğine ilişkin
önyargının bir başka sonucu

İlk zamanlar Freud’la yakınlaşma içerisinde olan Alfred Adler, onun belirlediği sınırlar içinde kalmayı reddedip bir anlamda başkaldırınca, deyim yerindeyse afaroz edilmişti.
Adler ve Viyana Cemiyeti’nin öteki üyeleri, bir araya geldikleri yıllarda psikanaliz konusunda Freud’la aynı görüşleri paylaşıyorlardı; zamanla ortaya çıkan düşünce ayrışmaları ise sert tartışmalara neden oluyordu. Konumuz açısından bu ayrışmalardan en önemlisi, kadına bakış açılarında görülüyordu. Freud, kadına ataerkil düşünce sisteminin önyargılarıyla bakarken; Adler, kadın hareketinin ruhbilimdeki en önemli temsilcilerinden biri olarak ona tümüyle karşı çıkıyordu.
Adler, binlerce yıldır kadın cinsini aşağılayan düşünce sisteminin sakatlıklarını çok iyi görmüştü. Erkeğin toplumdaki egemen konumuna haklılık kazandırmak için kadının yetersiz bir yaratık sayılacağına ilişkin savın üzerinde durmuş, kadının ruhunun olup olmadığı tartışmalarına atıfta bulunmuş, Homeros’un İliada’sındaki kadının bir ulusu felakete bile sürükleyebileceğine ilişkin sakat düşünceleri reddetmişti.
Adler’in üstünde önemle durduğu bir sakatlık da, neredeyse her ulusun destan ve masallarında; ahlaksal yetersizliğine, rezilliğine, hainliğine, iki yüzlülüğüne, bir kararda durmayışına ve güvenilmeyecek özyapısına ilişkin sapatamalarla kadının aşağılanmasıydı. Adler’in bir başka saptaması da her ulusun atasözlerinde ve nüktelerinde kadının yerilmesi; geçimsiz, titiz, kuş beyinli ve aptal (saçı uzun, aklı kısa!) diye gösterilmesi, bütün bir ‘zekâ gücü seferber edilerek’ yetersizliğinin kanıtlanmaya çalışılması, Strindberg, Moebius, Schopenhauer, Weininger gibi yazar ve düşünürlerin, kadın karşısında böyle bir tutum sergilemesi, üstelik bu kişilere azımsanmayacak sayıda kadının katılmasıydı.
Adler bu saptamaları yaptıktan sonra, bu sapkın düşüncelerle bilinci karartılmış bir kız çocuğunun, müthiş önyargılarla oluşturulmuş yanlış düşüncelerin doğruymuş gibi sürekli vurgulanmasıyla kendi cinsinden kaynaklanan kişisel yetersizliklerine inanmasının hiç de şaşırtıcı olmayacağını vurgulamıştı. Sonuçta, ‘eksik, yetersiz, işe yaramaz biri’ olduğuna inandırılarak yetişen bir kızın geleceğe ilişkin edinmesi gereken iç ve dış hazırlıktan yoksun kalması, tam da ataerkinin istediği bir sonuçtur. Nice yaşam, bu insanlık suçuyla hiç olup gitmiştir.


Kadın rolünden kaçış

“Erkeğin ön plana çıkması, kadının ruhsal gelişimini önemli ölçüde aksatmış, içinde kadın olarak üstlenmesi gereken role karşı neredeyse genel bir hoşnutsuzluk doğmasına yol açmıştır. Kendi konumları dolayısıyla güçlü bir aşağılık duygusuna kapılan bütün insanlar gibi kadının da ruhsal yaşamı aynı yolu izler, aynı koşullar altında devinir. Buna, kadının ruhsal gelişimini güçleştirici bir öğe olarak, sözde doğal nitelikteki yetersizlik önyargısı gelip katılır. Ama yine de çok sayıda kız biraz olsun duruma karşı koyabiliyorsa, bunu özyapılarına ve ellerindeki birtakım ayrıcalıklara borçludur; söz konusu ayrıcalıklar da bir yanlış adımın, hemen peşinden başka yanlış adımları sürükleyip getireceğini ortaya koymaktadır yalnızca. Kollanıp gözetilmelerden, lüksten, gönül okşayıcı sözlerden oluşan bu ayrıcalıklar, hiç değilse kadının toplumda yeğlediği gibi bir görünüm taşımakta, kadına karşı büyük bir saygı beslendiği izlenimi uyandırmaktadır. Böyle bir yola başvurulmasının da amacı, gerçekte erkeğin çıkarlarına uygun bir kadın ülküsünü yaratıp ortaya koymaktır.



Kadın ve erkek cinsiyeti arasındaki gerilim

Bütün bu olayların temelinde, uygarlığımızdaki birtakım yanlışlar yer almaktadır. Uygarlık denilen şeye bir önyargı bulaşmasın, dört bir yanda duyurur sesini. Böylece, kadının yetersizliğine ilişkin önyargı ve buna bağlı olarak erkeğin kendini beğenmişliği, her iki cinsiyet arasındaki uyumu sürekli bozarak inanılmayacak bir gerilimin doğmasına yol açar; ilgili gerilim, özellikle sevgi ilişkilerine etki ederek tüm mutluluk olanaklarını aralıksız tehdit altında tutar, hatta çoğu kez yok eder. Tüm aşk yaşamımızı zehirleyerek kurutup bir yangın yerine çevirir. Uyumlu bir evliliğe alabildiğine ender rastlayışımızın nedeni de yine aynı gerilimdir; çocuklarımızın, evliliğin son derece çetin ve tehlikeli bir iş sayılacağı görüşüyle büyümeleri de bu gerilimden kaynaklanır. Yukarıda belirttiğimiz önyargılar ve düşünceler, çocukların yaşamı gerçekten anlamalarını çoğu zaman engeller. Evliliğe salt bir imdat kapısı gözüyle bakan bunca kızı, evliliği kaçınılmaz bir baş belası sayan bunca kadın ve erkeği düşünmek yeterlidir bunu anlamaya. Kadın ve erkek arasında söz konusu gerilimin doğurduğu güçlükler, günümüzde böylesine boyutlara ulaşmıştır; bu güçlükler, kendilerine zorla benimsetilmek istenen role karşı kızların çocukluktan beri gösterdiği yadsımanın şiddeti ve tüm mantıksızlığına karşın erkeklerdeki ayrıcalıklı bir rol oynama hevesinin gücüyle doğru orantılıdır.”



Feminizmde bir yalnızlık senfonisi: Virginia Woolf

Ruhbilimciler arasında kadına ilişkin bu tartışmalar insanlığın ortak belleğine işlenmişken, 20. yüzyılda kadın hareketinin iki önemli temsilcisinden çok önemli tepkiler gelecekti. Bunlardan ilki İngiliz yazının büyük ustası Virginia Woolf’tu kuşkusuz. Onu, bir süre sonra Simone de Beauvoir izleyecek, ‘her kadın ve erkeğin kesinlikle okuması gereken kitap,’ olarak nitelediği Kadın /İkinci Cins adlı yapıtıyla soruna nesnel bir bakış getirecekti.
“1882’de Londra’da dünyaya gelen Virginia Woolf, Viktoria döneminin tanınmış yazarlarından Sir Leslie Stephen’ın kızıydı.
Çocuklarına hiç de baskı yapmayan bu baba, farkına varmadan, salt kişiliğinin ağırlığıyla kızını eziyordu. Babasına duyduğu garezin, Virginia’nın feminizminin başlıca nedenlerinden biri olduğu hiç kuşku götürmez. Virginia Woolf, 1904’te kendisi yirmi iki yaşındayken ölen babasından, insanı üzen bir kinle söz eder. Annesi, kalabalık ailesine bakmak için didindiğinden, kırk dokuz yaşında ölürken, babasının ‘yetmiş iki yaşında kanserden ölmeye güç katlandığını’ söyler. Babasının kızına ancak köpeği kadar değer verdiğini belirtmek için, yürüyüşe çıkarken, ‘köpeğiyle kızını çağırdığını’ anlatır.
1928 tarihli güncesinde, babasının ölümünden yirmi dört yıl sonra bile, Sir Leslie Stephen’ın doğum gününde, onu kinle anar. Salt ondan kurtulduğu için yaşayabildiğini, kitap yazabildiğini söyler.
Virginia, babasının ölümünden sonra, kardeşleriyle birlikte Bloomsbury mahallesine yerleşir.
1912’de Leonard Woolf’le evlenir. Ne var ki, cinsel açıdan yalnız eşine değil, tüm erkeklere karşı buz gibi olan bu kadın, Leonard Woolf’a büyük bir sevgi duyardı. 1919’da güncesine yazdığı gibi, Leonard ile kendisini ‘İngiltere’nin en mutlu çifti’ sayar; daha da garibi, eşini başka kadınlardan müthiş kıskanırdı. İkisini de fena halde üzen başarısız birkaç deneyimden sonra, kardeş kardeş yaşamaya karar vermişlerdi. Beden hazları dışında her şeyi paylaşırlardı.
1924’te, eşi mutlu olduğu sürece, kendinde yaşamak ve yaratmak gücü bulduğunu; onu üzüntülü ya da asık yüzlü görünce, dünyasının yıkıldığını söyler.
Leonard Woolf’un yaptığı en olumlu işlerden biri, o sıralarda Hogarth House’da oturdukları için, Hogarth Press adını verdiği bir basımevi kurmasıydı. Birlikte kitap basmalarını, salt karısını oyalamak, bunalımlara düşmesini önlemek amacıyla düşünmüştü. Woolf’lar, bir eskiciden aldıkları elle işleyen bir baskı makinasını evlerinin bodrum katına yerleştirdiler. Hem Virginia Woolf’un yazdıklarını, hem de o dönemin en önde gelen yazarlarının şiir ve öykülerini yayımladılar. Kendilerine ait bir yayınevi bulunduğundan, Virginia Woolf, canının istediğini yazıyor ve yayımlayabiliyordu. Buna çok sevindiği güncesinden de anlaşılır: ‘Evet, ben istediğini yazmakta özgür tek kadınım İngiltere’de.’
Virginia Woolf’un tam bir özveriyle kendisini ona adamış eşi Leonard Woolf’a da, tüm erkeklere de gösterdiği -cinsel- soğukluk, çocukluğunda geçirdiği bir travmadan kaynaklanıyordu. Virginia, altı ya da yedi yaşlarındayken, yetişkin bir delikanlı olan anne bir kardeşi George Duckworth, küçük kızı biraz yüksekçe bir yere koyar, mahrem yerlerini incelermiş. Virginia Woolf, 12 Ocak 1941’de, yani kendini öldürmeden iki ay önce, elli dokuz yaşındayken yazdığı bir mektupta, ‘bunu anımsadıkça hâlâ utançla ürperiyorum,’ der.
Virginia Woolf’un cinsel seçimi kadınlardan yanaydı. Yalnız cinsel açıdan değil, hiçbir bakımdan erkeklerden hoşlanmazdı. En büyük tutkusu, 1922’de yani kırk yaşıdayken tanıştığı Vita Sackville-West’ti. Bu kadın, İngiltere’nin en soylu ailelerinden birinden geliyordu. Virginia’nın cinsel soğukluğu, bu ilişkisini de engelliyordu.
Virginia Woolf’un sonunda kendi canına kıymasına neden olan delilik nöbetlerinde, çocukluğunda geçirdiği travmanın ve lezbiyen eğilimlerinin bir payı olduğu gibi, daha on üç yaşındayken, çok sevdiği annesini ağır bir grip yüzünden yitirmesinin de büyük bir payı vardı. Ölümün gölgesi Virginia’nın üstüne düşmüştü bir kez.
Delireceği korkusuyla her an ruhsal bir gerilim içinde yaşamak, Virginia Woolf’a yalnız acı çektirmekle kalmıyor, huyunu suyunu etkiliyor, onu insanlardan uzaklaştırıyor, insanlara karşı katı ve acımasız yapıyordu.
Virginia Woolf’un feminizminin bir nedeni de, savaşları kadınların değil, erkeklerin yaptığı düşüncesidir: Savaş, bir erkek uğraşıdır, erkeklerin kafa yapısının bir ürünüdür, erkeklerin mesleğidir. Erkekler, kadınları kültürel ve toplumsal yaşamdan dışlayarak, kendi egemenliklerini kurmuşlardır. Onların iktidarı tekellerine almaları, önce faşizme, sonra da faşizmin doğal sonucu olarak savaşa neden olmuştur.
Virginia Woolf, Nazilerin kara listesindeydi. Eşi Leonard Woolf’a gelince, hem Yahudi hem de sosyalist olarak, Nazilerin kendilerine düşman saydıkları bir aydındı. İşte bu yüzden Woolf’lar, İngiltere işgal edilirse -o sıralarda her an gerçekleşebilecek bir durumdu bu- arabalarının egzoz dumanıyla zehirlenerek, birlikte ölmeye karar vermişlerdi. Gerçi Almanya, İngiltere’yi işgal edemedi ama yaşamaya gücü kalmayan Virginia Woolf, 1941 yılının Nisan ayının ilk günlerinde canına kıydı. Bir savaş içinde yaşamanın felaketi, artık yazamamak kaygısı, her an delirmek korkusuyla birleşince, denizi büyük bir tutkuyla seven, ama denize giremediği için yüzmesini bilmeyen Virginia Woolf, ceplerini taşlarla doldurup, kendini Ouse ırmağına attı. Yürürken kullandığı bastonu, ırmağın kıyısında bulundu. O sırada elli dokuz yaşındaydı.”
Woolf, kendini kadın hareketine adamış, ömrünün son ânına kadar kadın sorunuyla ilgilenmişti. Kadın sorununu araştırmak için British Museum’a gittiğindeyse çok şaşırmıştı; çünkü bu soruna ilişkin yazanların neredeyse tümünün erkek olduğunu görmüştü.
Woolf’un yaşadığı dönemde, Cambridge’de kızlar erkek kolejlerine giremiyorlar, eğitim görebildikleri kolejlerde de çok yetersiz öğretmenlerden oldukça düşük düzeyde ders alabiliyorlardı. Bu yetmiyormuş gibi, üniversitelerin kitaplıklarından yararlanmaları da sınırlandırılmıştı. Öyle ki, erkek kardeşlerini görmek için bu okullara gittiğinde kitaplığa girmesi ve çimenlerde yürümesi bile engellenmişti. (Ünlü romancı E. M. Forster’ın, King’s College’de erkeklere nefis öğle yemeği verilirken, kız öğrencilere yürekler acısı akşam yemeğinin verildiğini aktarmakla yaptığı saptama, dönemin kadına bakışının anlaşılması için ilginç bir nottu.)
Woolf’un 1929’da yazdığı Kendine Ait Bir Oda (A Room of One’s Own), kadınlara sorulan ‘Neden Shakespeare gibi bir deha çıkartamadınız?’ sorusuna bir yanıttı. Kitap, Woolf’un Newnham ve Girton kolejlerinde verdiği iki ayrı konferansın notlarından oluşmuştu. Kitabının çok olumsuz tepkiler toplayacağını düşünmüştü ama hiç de öyle olmamış, tam tersine olumlu ilgi görmüş, Patrick Garland, kitabın metninden yararlanarak bir tiyatro oyunu bile yazmıştı.
“Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda’da, yaşlı bir psikoposun, geçmişin, şimdiki zamanın ve geleceğin hiçbir kadınının Shakespeare dehasına sahip olamayacağı görüşünü savunduğunu söyledikten sonra, Shakespeare kadar büyük bir deha olan bir kız kardeş tiplemesi yaratır Shakespeare’e. Judith adını verdiği bu kızın başına gelenleri anlatır: Dâhi kız, ağabeyinin bir süre devam ettiği ortaokula bile gidemez. Annesi onu sürekli azarlar, babası dayak atar. On yedi yaşına gelince, ailesi Judith’i hiç istemediği biriyle zorla evlendirmeye kalkınca, Londra’ya kaçar. Bir tiyatroda çalışmak ister. Ama kadın rollerini erkek çocuklar oynadığından, onu alaya alıp tiyatrodan kovarlar. Aç biilaç sokaklara düşünce, Nick Green adlı birinin metresi olur. Hamile kalınca da kendini öldürür. Erkek değil de kız olduğu, kendisine ait bir odası ve geçinebilecek kadar parası bulunmadığı için, kadın Shakespeare daha yirmisine basmadan heba olup gitmiştir...
Virginia Woolf’un gözler önüne serdiği hazin gerçekler, hepimizce bilinmektedir artık: Genellikle kadın, ailesinin seçtiği erkekle evlenmek zorundaydı. Bir erkeğin karısını dövmesi, alışılagelmiş bir durumdu. Erkekler, kadınları kendilerinden aşağı görür, onları küçümserlerdi. Kadınlara uygun görülen işler, ancak ev kadınlığı ve analıktı. Cinsel barbarlıkları yüzünden, erkeklerin kadınlardan bekledikleri tek erdem, iffetti. Oysa Wirginia Woolf’un haklı olarak savunduğu gibi, asıl önemli olan bedenin iffeti ve erdemi değil, kafanın iffeti ve erdemidir. ‘Para uğruna beyninizi satmayı reddetmelisiniz,’ der Virginia Woolf. Yazara göre, erkeklerin bu tutumu yüzünden, toplumun en yüksek ve en varlıklı tabakalarında bile, kadınların eli kolu bağlanmıştır. 17. yüzyılda yaşayan, şiirler, denemeler ve tiyatro oyunları yazan Newcastle Düşesi Margret’in dediği gibi, ‘Kadınlar, yarasalar ya da baykuşlar gibi yaşar, hayvanlar gibi çalışır, kurtlar gibi ölürler.’ Ondan çok daha yetenekli bir şair olan Winchelsea Kontesi (1661-1720), kadınların içine düştüğü, daha doğrusu içine düşürüldüğü durumdan acı acı yakınır: Toplumun yanlış töreleriyle yasaları, onların akıllarını geliştirmelerini engellemiştir. Kadınların aptal olmaları beklenilir ve önceden tasarlanır. Hele bir kadın yazı yazmaya kalkarsa, dünyanın en gülünç yaratığı sayılır. Çünkü erkeklere kalırsa, kadının asıl yeteneği aklını işletmek değil, modaya uymak, dans etmek, iyi giyinmektir.”26
Woolf, elbette sıkı bir feministti. Ancak, ne kadınların oy hakkını önemsedi, ne de kadınların örgütlenmeleri gerektiği üzerinde durdu. Onun feminizminin özgün yanı, kadın yazarların sorunlarını ele almakla belirginleşti. Belki en çok bu yönüyle yalnızdı; kendine yandaş bulmak gibi bir kaygısı da yok gibiydi. Bu yalnızlığında onu ayakta tutan tek güçse, eşi, yoldaşı, yaşamdaki her şeyi olan Leonard Woolf’tü. O bile, bu özel kadının yalnızlığını gidermede bir süre sonra artık yeterli olmamış, onun hazin bir sonla yaşamını noktalamasını engelleyememişti.



Bir inceliğin görkemi: Simone de Beauvoir

20. yüzyılda kadın hareketinde en etkili olan yazar Simone de Beauvoir’ydı. Kadın /İkinci Cins adlı yapıtı Fransa’da ilk yayımlandığında kısa süre içinde o kadar ilgi gördü ki, iki yılda 97 baskıya ulaştı.
Bu kadar ilgi görmesinin en önemli nedeni, erkeğe ve kadına insanlığın önünde bir ayna tutmasıydı. Kadın /İkinci Cins’in yayımlanmasıyla kadın anlayışı ve toplumun belleği bir anda alt-üst oldu. Aydınlar, yazarlar ve kitabı okuyan herkes bir anda tokat yemiş gibi oldular; Beauvoir’nın herkesin yüzüne vurduğu bu ağır tokat, düşünceleri kışkırtan bir etki yaptı.
“Toplumun kadına hazırladığı yazgı genel olarak, evliliktir,”27 der, Beauvoir. “Evlilik, öteden beri, bambaşka biçimlerde çıkmıştır kadınla erkeğin önüne. İki cins de ötekine gereksinme duymaktadır; ama bu gereksinme hiçbir zaman bir karşılıklığa yol açmamıştır; kadınlar, hiçbir zaman, erkekle eşitlik içinde alış verişte bulunabilecek, sözleşmelere girecek ayrı bir kast kuramamışlardır. Toplumsal açıdan, erkek özerk ve bütün bir varlıktır; her şeyden önce üretici sayılmakta, var oluşu topluluğa yaptığı işle doğrulanmaktadır... Erkeğin kadına gereksinmesi var elbet; bazı ilkel kavimlerde, tek başına kendine bakamadığı için, bekâr erkeğin parya durumuna geldiği bile görülür; tarımla yaşayan topluluklarda köylüye bir dişi yardımcı gereklidir; ve erkeklerin çoğu için, yüklerin bir bölümünü kadının sırtına vurmak epey yararlıdır; birey düzenli bir cinsel yaşam istemekte, soyunun sürmesini arzulamakta, toplum da ondan bunu beklemektedir. Ama erkek bunun için kadının kendisine seslenmektedir: Erkek toplumu, üyelerinin birer koca ve baba olarak kendilerini bütünlemelerine izin vermektedir; babaların ve erkek kardeşlerin egemen olduğu aile topluluklarına bir tutsak ya da uyruk gibi katılan kadın, öteden beri, birtakım erkeklerce öbür erkeklere verilmektedir. İlkel topluluklarda, sop ya da geniş aile (uruk) hemen hemen bir nesne gibi kullanır kadını; o, iki sopun karşılıklı olarak birbirlerine verdikleri ödünç mallardan biridir; evlilik, evrimi boyunca (bu evrim kesintilidir; Mısır’da, Roma’da, çağdaş toplumlarda birkaç kez aynı noktaya gelinmiştir) sözleşmesel bir nitelik kazandıysa da, kadının durumu pek değişmedi; drahoma verilen ya da mirastan pay alan kadın, yasalardan yararlanan bir yurttaş gibi gözükmektedir. Oysa drahoma ya da miras, onu aileye daha da tutsak etmektedir; uzun süre, evlilik sözleşmesi kadınla kocası arasında değil, kız babasıyla damat arasında imzalanmıştır; bu gibi durumlarda, ancak dul kadın ekonomik özerkliğe kavuşabilmektedir. Genç kızın seçme özgürlüğü öteden beri son derece dardır; bekârlıksa -kutsal bir nitelik kazandığı ender durumlar bir yana- genç kızı asalak ya da parya durumuna getirmektedir; evlilik, biricik geçim yolu, var oluşunu doğrulamaya yarayacak toplumsal kurumdur. İki yönden zorlanır evliliğe: Topluluğa çocuk doğurması gerekmektedir; ancak -Isparta’daki ve bir bakıma Nazi yönetimindeki gibi- devletin onu kanatları altına alması ve kendisinden yalnız analık beklemesi pek enderdir. Erkeğin dölleyiciliğinden habersiz uygarlıklarda bile, kadının kocasının koruyuculuğuna bırakılması gerekmektedir; ayrıca, bir erkeğin cinsel arzularını doyurup yuvaya bakmakla da yükümlüdür. Toplumun kendisine yüklediği bu göreve, kocaya hizmet gözüyle bakılmaktadır. Dolayısıyla koca da ona armağanlar almak, ayrıldıkları zaman dul aylığı vermek, geçimini sağlamak zorundadır; toplum, kocanın hizmetine verdiği kadına borcunu erkek aracılığıyla ödemektedir.28
Simone de Beauvoir, yaşamını çocukluğundaki öğrenmek ve olabildiğince dürüstçe yazmak arzusunca bütünlenmiş bir başarılı tasarım (proje) olarak nitelendirir. Her zaman ısrarla yaşamına verdiği biçimden hoşnut olduğunu ve aslında herhangi bir önemli karar üzerinde çokca düşünmesine gerek kalmadığını savunmuştur. Kendisini örnek alınacak bir kişilik olarak sunmasında derin bir anlam saklıdır. O, izlenecek bir model ya da Memni’nin öne sürdüğü gibi kadınlık ikilemine bir çözüm önermemektedir. Buna karşılık, kendi yaşamını bir örnek, bir kızın, nesnenin, ötekinin kadınca yanını yadsıyarak ve kendi özgürlüğünü yaratmayı ve kanıtlamayı seçerek bu ikilemden nasıl kurtulduğunu ortaya koyan, başarılı bir örnek olarak sunmaktadır.
Yazar bize, Kadın /İkinci Cins’in bir zayıflık konumundan değil, güçlülük konumundan yazıldığını söylemektedir. Aslında, ‘bazılarımızın kadınlığı yüzünden hiçbir engel ya da zorlukla karşılaşmadığı’ bir sırada kadınların sorunları üzerinde yoğunlaştığı için özür diler gibidir. Ancak, 1949’dan sonra Beauvoir, genel duruma ilişkin iyimserliğinden vazgeçerek eşitliğin o kadar da kolay elde edilebilir bir şey olmadığını kabul etmeye başlamıştır.
Beauvoir, hiçbir zaman özgürlüğünü yitirme tehlikesine düşmediğini ve erkeklere karşı düşmanlık beslemediğini savunur. Özellikle kadınlar için kişisel ilişkilerin zor ve tehlikeli olduğu bir dünyada, onun Sartre ile olan ilişkisi yaşamının büyük başarısıdır ve yirmi bir yaşında ona rastladığından beri hiç yalnızlık çekmemiştir. Beauvoir, saf bir iyimser değildir kuşkusuz. Kişisel kuşkular ve siyasal olaylar onu sık sık eski tutumlarını gözden geçirmek zorunda bırakmıştır.29
Mead’in Erkek ve Dişi, Talcott Parsons’ın Ailede Toplumsallaşma ve Etkileşim Süreci, makaleleri ve Simone de Beauvoir’nın Kadın /İkinci Cins’i, çok farklı düşünsel programlar ve politikalar içeriyordu. Ama belki de onların ortak yönlerini daha da çarpıcı kılan budur. Hepsi de kişiliğin yaratılmasına ilişkin olarak psikanalitik bir görüş benimsemişlerdi. Her ne kadar farklı terimlerle de olsa üçü de benimsedikleri bu görüşü öncelikle cinsiyet rolleri kapsamında kavranan işbölümü analiziyle bütünleştirmeye çalışmışlardı. Rol, uygulandığı genel toplumbilimde temel bir terim olduğu için bu konuda aralarında en sistematik olanı Parsons’dı. Bu yazarların üçünde de cinsel karakter ve toplumsal cinsiyet ilişkilerinin toplumsal olumsallığı duygusu derinlere kök salmıştı.
Beauvoir’nın görüp de ötekilerinin göremediği şeyse, bu ilişkilerde barınan iktidar boyutuydu. Deyim yerindeyse Mead ve Parsons, toplumsal cinsiyet alanını görenek ve toplumsal istikrar görüşü çevresinde birleştirdiler. Beauvoir ise bunu kadınlara hükmedilmesi teması çevresinde birleştirdi.”30
Beauvoir’nın kadına ilişkin belki de en tipik sözü şudur: “Sayısız örnek göstermiştir ki, kendini hiçleştirme düşü, aslında, bir var olma susuzluğunu dile getirmektedir. Bütün dinlerde, Tanrı’ya duyulan hayranlık, inanan kişinin kendini kurtarma kaygısıyla karışmaktadır; kadın da kendini taptığı puta teslim ederken, onun hem kendisinde özetlediği evreni önüne getireceğini, hem de kendi varlığını yakalamasına yardım edeceğini ummaktadır. Çoğu kez, âşığında, her şeyden önce kendi ben’inin doğrulanmasını, yüceltilmesini beklemektedir. Birçok kadın, ancak sevildikleri zaman kendilerini bütünüyle sevgiye vermektedir: ve kendilerine gösterilen sevgi onları âşık etmeye yetmektedir. Genç kız, erkeğin sözüyle düşlemiştir kendi varlığını; kadın da, erkeğin gözlerinde kendini bulacağını sanmaktadır.”31



Sindrella kompleksi

Kadının kimliğinin ataerkil toplum yapılanmasıyla elinden alınıp deyim yerindeyse budanması, onu bağımsızlıktan korkar duruma getirmiştir. Kimi, kendisine dayatılan kimliği doğal sandığı için karşı çıkmayı aklının ucundan bile geçirmeden benimsemiş, kimi bunu yazgı saydığı için boyun eğmiş, kimiyse ekonomik bağımsızlığı olmadığı için hiç de kanıksamadığı bu zoraki kimliği kişiliğini bastırarak kabullenme yoluna gitmiştir. Sonuçta hiç olup giden, erkeğe adanan yaşamlarla bu tür ilişkilerin her birinde adı konmamış birer insanlık suçu işlenmiş, kadının bedeni bu suçun nesnesi olmuştur.
Collette Dowling, Sindrella Kompleksi- Çağdaş Kadının Bağımsızlık Korkusu adını verdiği yapıtında, kadının bağımsızlık sorununu yaşanmış örneklerle oldukça çarpıcı notlar düşerek anlatmıştı: “Kadınların yeteneklerini kullanmakta neden bu kadar ketlendiklerine ilişkin bir açıklama, 1960’ın sonunda, Michigan’dan geldi. Ruhbilimde doktora yaparken uzun ve sıkıntılı bir dönemde yaşadığı paniğe dikkatini yönelten Matina Horner, başarının (başarı düşüncesinin) kadın için erkek için olandan oldukça farklı bir anlama geldiğinden kuşkulanmaya başlar. Kadınlar, erkekler gibi başarının peşinden koşuyor gibi gözükmez. İki ata birden oynarlar. İşler yolunda gittiği zaman da aynı biçimde kaygı duyarlar. Bir konuda gerçekten iyi olmak, başarmak, yaşamlarının akışında elle tutulur bir şey üretmeyi arzulayan çok sayıda kadını ölesiye korkutur.
Horner, bunun araştırılmaya değer bir olgu olduğuna karar verir. Sonunda kendini yeni bir alana (kadın ruhbilimine) çeken araştırmalara girer, Michigan Üniversitesi’nde 90 kadın ve 80 erkeğe test uygulayarak işe koyulur. Sonunda o güne kadar hiç düşünülmeyen bir şeyi (başarma olasılığının bile başarı iradesini ezip geçecek kadar kilitlenip kalmasına neden olmasını) ortaya çıkarır. Bu olguya başarı korkusu adını verir.
Veriler gelmeye başlayınca, bu korkudan etkilenen kadınların yüzdesinin yüksekliği dikkati çeker; bu oran erkeklere kıyasla kadınlarda öylesine yüksektir ki, bazı açılardan sorun kadın ruhuna özgü olarak değerlendirilebilir. Bu, başarının gerektirdiği şeye sahip olup olmamak gibi basit bir sorun da değildir. Kadının verebileceği şey ne kadar çoksa, kaygısı da o kadar derin oluyor. ‘Başarmayı en çok isteyen ve başaracak yeteneğe en çok sahip olan kadınlar,’ diyor Horner, ‘başarı korkusundan en çok etkilenen kadınlardır.’
Horner, öğrenciler dikkate değer akademik bir başarıdan sonra olumsuz (negatif) sonuçlar beklediklerini gösteren anlatımlar kullandıkları zaman bunu bir başarı korkusu belirtisi olarak değerlendirir. Olumsuz sonuçlar arasında, başarı nedeniyle toplumsal olarak reddedilme ya da flört veya evlilik eşi olarak değerini yitirme korkusu, yalıtılmış, yalnız ve mutsuz olma korkusu sayılabilir.
Horner’in üzerinde çalıştığı konu bir üniversiteden ötekine kıvılcım gibi yayılıyordu. Kadının ve erkeğin başarı beklentisine yönelik tepkilerinde çok büyük farklar olduğunu ortaya çıkarmıştı. Erkek öğrenciler, parlak kariyerler geliştirme olasılığı konusunda hevesliydi; ama böyle bir beklenti kadınları kaygıya boğuyordu. Horner’in test verdiği erkeklerin yüzde 90’ı, iş yaşamındaki başarıda kendilerini rahat duyumsayacaklarını düşünmekle kalmayıp, bunun kadınlarla olan ilişkilerinde kendilerine artı puan kazandıracağını da düşünüyordu. Test verilen kadınların yüzde 65’i ise başarıyı rahatsız edici veya ürkütücü buluyordu. Horner’e göre temel neden şuydu: Kadınlar, meslek yaşamında başarılı olmanın, erkeklerle olan ilişkilerini felç edeceğini düşünüyordu. Bu kadar basitti. Erkek arkadaşı olan kadınlar yitirmekten, olmayanlar ise hiçbir zaman bir erkek arkadaş bulamamaktan korkuyordu. Erkekler gergicidir. Tanrı vergisi yeteneklerinin ötesinde ince buz üzerinde kayarak kendi kaygılarını yaratabilirler, ama en azından gölün ortasına ulaşırlar. Kadınlar ise büzgücüdürler. Kendi doğal başarı düzeylerinin altını hedefleyerek, kendi olasılıklarının gerisinde kalırlar.
Sonuçta çoğu gölün kıyısından hiç ayrılmaz.
1970’te Horner şöyle yazıyor: ‘Araştırmaya katılan beyaz kadınların dile getirdiği olumsuz tutumlar, 1964 araştırmasında bulunan yüzde 65’ten şimdilerde yüzde 88.2’ye yükselmiştir.’
Rekabet isteyen şeylerden kaçan bazıları kendi geleceklerinin tümünü sabote etmektedirler. En kötüsü de, yaşamlarına cinsel kimlik paniğinin yön verdiği konusunda hiçbir düşüncelerinin olmamasıdır.”32



Sonuç yerine
Kadının tarih sürecinde toplumsal konumu o kadar belirgindir ki, bunu uzun uzadıya anlatmak bir aşamadan sonra birbirini yineleyen söz yığınlarına dönüşecektir.
Köleci düzenlerden günümüzün kapitalist toplumlarına gelinceye kadar geçen binlerce yıllık süreçte kadının toplumsal konumundaki değişme sanıldığından daha azdır. Roller büyük ölçüde aynı kalırken belki dekorlarda küçük değişiklikler olmuştur ama bugün feminizm düşünce arenasında önemli sayıda yandaş bulabiliyorsa, bu, üzerinde durmaya değer bir gösterge sayılabilir. (İlişkilerde egemen kadınların varlığı az da olsa görülebilmektedir; bu tür ilişkiler de erkeğin egemen olduğu ilişkiler kadar hastalıklı ve yıkıcıdır.)
Günümüzde dünya toplumlarında gerçek kimliğini yaşayan kadınlar oransal olarak azınlıktadır; belirli bir ilerleme kaydetmesine karşın henüz hak ettiği yerde bulunmayan kadınların yanında, çoğunlukla (özellikle Doğu toplumlarında) korkunç baskılar altında soluksuz bırakılmış kadınların varlığı pek çok şeyi açıklayacak yeterliktedir.
Kadının durumu çok belirgin çizgileriyle ortadayken, bu insana aykırı yapılanmanın ikili ilişkilere olanca ağırlığıyla yansımaması beklenemezdi. Adler’in sözünü ettiği cinsler arası gerilim, cinslerin birbirine önyargılı yaklaşmalarıyla birleşince, birçok yakınlaşmayı, daha başlangıç aşamasında doğallığından saptırıp hesap kitap işine dönüştürecek, sağlıklı ilişkiler kurulamayacaktı kuşkusuz. Konunun belki en üzücü yanı, ilişkilerin niteliğinin taraflardan birinin (çoğunlukla erkeğin) anlayışına ve kültürel birikimine bağlı olmasıdır.
Özetle, ikili ilişkiler yalnızca eşitlerin birlikteliğiyle saygın ve uygar bir kimlik kazanabilecekken böyle olmamış, bir egemen cinsle ona boyun eğen cins arasındaki kötürüm ilişkiler yaygınlık kazanmıştır. Bu durumda, egemen cinsin ilişkinin tam merkezinde olması nedeniyle boyunduruğa aldığı cinse duyduğu sevgi bir bağış gibi algılanmış, bu hiç de adil olmayan duygu alış verişi binlerce yıllık yanılsama sonucu aşk sanılabilmiştir. (Aşkta sevgililerden birinin -genellikle erkeğin- üstün konumda bulunmasının aşkın dinamiğine etki ettiğini ileri süren düşünce oldukça aldatıcı ve sığdır. Bu, hastalıklı duyguların belirlediği sömürüden başka bir şey değildir. Çünkü aşk, karşılıklı çoğalmayı vaat ettiği oranda gerçektir; değilse, ortada kesin bir cinsel ve(ya) duygusal sömürü vardır.)
Erkek ilişkide egemen olursa, sahiplenmeci bir anlayışla yöneldiği kadının bedenini, duygularını, hayallerini ve kısaca onu var eden her değeri mülkiyetçi bir anlayışla yağmalayacağı için böyle bir ilişkide kadının konumu kölenin konumundan daha ileri olmayacaktır. Saygı ve sevgi temeline dayalı bir ilişki kurulursa kadın eş, büyük tutkuların belirlediği, her iki cinsi olanca görkemiyle çoğaltan bir ilişki olursa sevgilidir.

1 Temmuz 2008 Salı

26 Haziran 2008 Perşembe

24 Haziran 2008 Salı

HER AŞK BİR YÜREK BELGESELİDİR

Sabah ile Nurettin, Hatay’ın Samandağı ilçesinde iki genç nişanlıydı. Nurettin, adli bir hata sonucu uzun yıllarını hapishanelerde geçirmek zorunda kaldı. Sabah, ailesinin tüm baskılarına ve çevresinden gelen tacizlere rağmen aşkını içinde büyüttü.
Nurettin firar etti, yıllarca Suriye ve Lübnan’da başıboş dolaştı. Tekrar yakalandı, bir cezaevinden diğerine nakledildi ve sık sık hücre cezası aldı. Sabah ise ‘uğursuz gelin’ diye karalandı, zorla Almanya’ya bir akrabasının yanına gönderildi ve aşağılanmayla dolu bir dünyaya girdi.
Yıllarca birbirlerinden uzak kaldılar. Hayata ve çevrelerine aşklarıyla direndiler. Çile ve azap dolu on beş yılın sonunda birbirlerine kavuştular. Sonunda gerçek bir aşk öyküsü ortaya çıktı.

SUNA ARAS
(Sabah ile Nurettin-
Bir Aşk Öyküsü)



Aşka ömür biçmek, bilim adamları başta olmak üzere birçok kişinin ilgisini çekmiş, en yaygın ortak yanılgıysa, (tensellikten öte gidemeyen ilişkileri bile aşk olarak nitelemenin sonucunda) aşkın ancak birkaç yıl süreceği yolunda olmuştur. (Bilim adına cinselliğin kimyasını aşkın kimyası sanıp aşka biyolojik ömür biçenlerin düşüncelerindeki sakatlıkları Cinsellik bölümünde tartıştığımız için burada yinelemiyorum. Onlar, yazar kimliğiyle ortaya çıkıp (Frédéric Beigbeder gibi) Aşkın Ömrü Üç Yıldır derken, aşk sandıkları çiftleşme kültürünün belirlediği ilişkileri ayakta tutmak için kontrollü zinayı öngörecek kadar insana uzak düştüler. )
Aşkı ömür boyu var etmenin yollarını öğretmek amacıyla sayısız kitap yazılmıştır. İnsanın kuramsal bilgilerle donatılması bir aşk ilişkisi için yeterli değildir elbette. Yaşamın gerçekliğinde bir aşkın ne kadar süreceği iki sevgilinin donanımına ve yüreğine bağlıdır.

Aşk belgeseli hazırladıklarını sananların internet yakınlaşmalarını da aşk olarak işlemeleriyse, toplumsal kirlenmenin ulaştığı mekanikleşmenin boyutunu göstermekten, kitabımızdaki düşüncelerin doğruluğunu kanıtlamaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Tenselliği amaçlayan ilişkilerin aşk olmadığını biliyoruz. Çünkü tensellik bedensel tüketmeye yöneliktir, çoğunlukla duygu yoktur; uzun süreli tensel yakınlaşmalarda zamanla duygu gelişse de aşk boyutuna ulaştığı ender görülmüştür. Bir ilişkide aşk sürecinde ilerleme sağlansa bile iki insanın kültürel donanımları aşkı taşıyacak bir yapıdan, dahası aşkı koruyacak bir yürekten yoksunsa, o ilişki bir süre aşk çizgisinde ilerlese bile ya çok geçmeden sevgiye dönüşecek ya da tümüyle tükenecektir.

Aşkın ömrünün ne kadar olduğuna ilişkin düşünce üretenlerin en çok yönelttikleri soru şu olmuştur: “Dikkat edilirse, ilişkiler kavuşma olmadığında büyük aşk olarak bilinerek efsaneleşir. Sevgililer kavuşsalardı aşkı yine de ömür boyu sürdürebilirler miydi?” Örnekleriyse çoğunlukla aşkın tarihinde çok özel yer tutan aşklar (Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı vd.) olur. Çok önemli gibi görülse de gerçekte aşkı bilmeyenlerin bilinç altlarında saklı kalan bir tür savunma ve(ya) aşkla hesaplaşma isteklerinin sonucu olarak yöneltilen bu sorunun (yine birçok soruyla gelen) çok yalın yanıtları vardır: “İlişkinin tarafları aşk olarak niteleseler de her ilişkiye aşk demek ucuzluk olmaz mı? Siz, sözgelimi ormanı ateşe verebilecek kadar sevgi özürlü beyin taşıyan birinin yöneldiği herhangi bir insanı sevgili gözüyle görebileceğine inanabilir misiniz? Tarih boyunca sayısız felakete imza atmış yaratıkların yaşadıkları ilişkiler de her şeye karşın aşk olabilir mi? Kızılderili soykırımında, bebekleri annelerinin göğsünden kopartıp ateşe atanlara, aralarında ‘en uzağa fırlatma yarışı’ yapanlara insan diyebilir miyiz ki yaşadıkları ve aşk sandıkları herhangi bir ilişki gerçekte de aşk olabilsin? Hadi genelleştirelim, nesneleşerek insan özünü yitirmiş, tüketmekten başka hiçbir etkinlikte bulunamayan ve tasmalı birer köleye dönüşmüş bireyler aşk adına gizemli bir yolculuğa çıkabilecek bir yürek taşıyabilirler miydi? Ataerkinin kirini taşıyan bir erkek, kadının üzerinde egemenlik kurma isteğinden vazgeçemeyeceğine göre, bu egemenlik ilişkisine (aksini savunsa da) aşk demek yanılgı değil midir? Ömür biçme yarışına girdiğiniz ilişkinin tarafları gerçekte nesneden ne kadar arınmışlardır, aşkın olmazsa olmazlarını ne kadar kavramışlardır ki yaşadıklarına hiçbir sorgulama yapmadan kolayca aşk diyebiliyorsunuz?”

Bireysellik, aşkın vazgeçilemez gereklerindendir ve sevgililerin kendi özellerini (ben buna mikro dünya diyorum) korumalarını gerektirir. İşte bu anlayış, sevgilileri bilmecelerle donatır, bu nedenle iki sevgili aşka yürümeyi aksatmadan sürdürürler, birbirlerini keşfedip çözümledikçe bu kez yeni bilinmezlerle karşılaşırlar; çünkü Hacı Bektaş’ın dediği gibi “her insan bir kitaptır”; sevgili ise keşfedilip çözüldükçe giz üreten çok özel bir kitaptır. Bu keşfetme çabaları, bütün gerçek aşk ilişkilerinde sevgiliyi karşımızda otururken bile ulaşılmaz bir varlık yapmak için başlı başına yeterlidir. Aşkın bu dinamiği, ilişkiyi geleceğe taşıyan büyüyü oluşturan sayısız etkenden yalnızca biridir.

Kristal Yağmur Taneleri bölümünde çağdaşımız insanların aşkı evlilikle taçlandırıp ömür boyu var ettiklerini okudunuz. Grace Kelly ve Prens Rainer ilişkisi gerçek bir aşktır. Grace’in bir trafik kazasında yaşamını yitirmesi, geride kalan sevgiliyi (Prens Rainer’yi) çok sarsmış, ürettikleri anıları kirletmemek için bir daha evlenmemişti. Mehmet Mehdi, Zeynep’e sonsuz bir aşkla bağlıydı. Bu aşk, evliliğe taşınmış, birçok çocuktan sonra da büyüsünden hiçbir şey yitirmeden sürmüş, Zeynep’in ölümünden sonra tek kişilik yaşanmış, gönül eri Mehmet Mehdi sevdiği kadının hayalinin çağrısıyla mezarına diktiği gülleri sulamak için onca yolu yürüyüp köyüne ulaşmaya çalışırken vurularak toprağa düşmüştü. Felsefeci Hüseyin Batuhan’la Turan evlendikten sonra aynı evin içinde yirmi beş yıl mektuplaşmışlardı. Çünkü mektuplaşmanın aşkın kendi tarihindeki önemini biliyorlardı. Sabah ile Nurettin, on beş yıl birbirleri için savaşım verdikten sonra kavuşmuşlar, evliliklerinden çocukları olmuştu da aşkı yıpratmadan yaşamayı bilmişlerdi. John Lennon, Japon sevgilisi Yoko Ono için ölümü göze almış, hain bir saldırıda yaşama veda etmişti. Örnekleri kolayca çoğaltabiliriz.

Aşka ömür biçmeye çalışanlar şu gerçeği bir kez algılasaydılar, kendilerini de toplumu da yanıltmaktan kurtulacaklardı: “Sevgililer birbirlerine aşk kültürüyle yöneldiler; dokusuna hiçbir yapaylığın, mizansenin sinmediği bir ilişkide birbirlerinin gözlerinin içine hayranlıkla baktıklarında tenselliği değil, ulaşmaya çalıştıkları ruhlarını gördüler, yine de kazandıkları her aşamayı yetersiz sayıp birbirlerini keşfetmeyi sürdürdüler; aşkı var eden, koruyup geliştiren bütün değerlerin önemini kavrayıp hesapsız sevmelerin büyüsüyle uygarca bütünleştiler de ilişki yine de kısa ömürlü mü oldu?”

Kitabımıza son noktayı koyma aşamasına geldiğimiz bu anda sözü Nazım’a bırakalım mı?
“Bütün iş Tahir’le Zühre olabilmekte /
Yani yürekte...”

KENAN KALECİKLİ (Aşkın Ömrü Yüreğiniz Kadardır adlı kitabından)
ve AŞK...

Önünde ışıkların, çiçeklerin secdeye kapandığı bir yüz bu! Öyle tüm bir yüz ki ne eksiği var, ne fazlası.
Bu bir ılıklık, kuşluk güneşi oğlak burcundayken! Tatlı bir serinlik, güneş aslan burcundayken!
Ömrüme yemin olsun, ruhumu bedenimden koparsa da ayrılıktan hiç yakınmıyorum.
Çünkü ancak o gün sevgilimi, üzüntü ve kederden uzak, kucaklayabildim; oysa önceleri, benim için buna olanak yoktu.
Ne tuhaf şey değil mi? Ne ibret alınacak ders! Kavuşma günü ayrılık gününe gıpta ediyor.
İBN HAZM
(Güvercin Gerdanlığı)



Kitabımızın bu sayfasına kadar okuduklarınız, size şu anlayışı kazandırmış olmalıdır: Aşk, ancak çok özel bir kültürle yaşamın sahnesine taşınabilen bir duygu şölenidir. Ayrı yönlere bakan iki bireyin günün birinde aynı yönlerde buluşup ilişkiye başlaması sıradan bir olaydır ama o ilişkiyi aşkla taçlandırmak sanıldığından daha zordur; aşkı geleceğe taşımak ise ancak aşk kültürüyle donatılmış kişilerin kaldırabileceği ağırlıkta bir süreçtir.

Erich Fromm’un kişinin var oluş sorununun yanıtı olarak nitelediği sevgiye ilişkin şu saptaması, yaşamca her gün sayısız kez kanıtlanan tartışmasız bir gerçektir: “Sevmek bir sanattır. Kuramsal bilgi birikiminin yanında uygulamada da ustalaşmak gereklidir.” Fromm’un üzerinde ısrarla durduğu bu yalın gerçeğin daha iyi anlaşılabilmesi için örnek vererek açıklamak yararlı olacaktır kanısındayım.

Çoğumuz evimizde çiçek yetiştiririz ve(ya) hayvan besleriz. Bu ilgimiz, iki nedenden kaynaklanabilir: Ya o canlı, benliğimizdeki bir boşluğu dolduran, sahiplendiğimiz herhangi bir şeydir ya da ona kendi bağımsız varlığıyla sevgi duyuyoruzdur. İlkinde, ilişkilerin neden aksadığını sorgularken üzerinde ısrarla durduğumuz egemenlik kurarak tüketme güdümüzün eyleme dönüşmüş biçimi söz konusudur ki bunun sevgiyle hiçbir ilgisinin olmadığını artık biliyoruz. O bir çiçek olabilir, bizimle iletişim kurabilen sarman bir kedi ya da çok sevimli bir köpek olabilir; eğer ilgimiz bireyci bir anlayıştan kaynaklanıyorsa, doldurduğu boşluğu herhangi başka bir nesneyle giderdiğimiz anda eski öneminde olmayacaktır, çünkü bizim değer yargılarımızla artık tüketilmiştir. Mağazalardan özenle seçilip alındıktan sonra sokağa terk edilen köpeklerin trafikte can vermeleri ya da nice tehlikelerle yaşama tutunmaya çalışmaları, işte bu sevgiyi tüketmek sanan hasta ruhların eyleminin sonucudur.

Sevgi ilişkisi ise bunun tam tersidir. Kişisel ilişkileri aşk yönüyle incelemeye dönersek, sevilenin varlığı başlıbaşına büyük bir değer taşır. Nice insan arasından gelip beynimizde özel bir yere yerleşen, sonra bütün hücrelerimize dokulanan insandır sevgili; yaşamın beklenmedik anda sunduğu bir armağandır; onunla tadacağımız aşksa, ancak emekle var edip geliştirebileceğimiz bir süreçtir. Böyle bir ilişkinin başlamasıyla yaşamı algılayışımızda sarsıcı değişimler olacaktır.

İki sevgilinin toplumsal konumları arasında çok önemli ayrımlar olsa da aşk, iki insanı bir anda eşitler. Eşitlik iki boyutta olur; birincisi, toplumsal konumlar arasındaki ayrımın yaratacağı olumsuz etkilerin içtenlikle sıfırlanması; ikincisi, zaten aynı toplumsal konumdalarsa, ilişkide iki tarafın aynı oranda payının bulunduğunun kendiliğinden onaylanması... Sevgililer, maddenin kirinden arınarak gelirler birbirlerine. Sağlıklı bir aşk ilişkisinin temel koşulu budur. Bir insanla eşit olmayan toplumsal konumlarda bile sevgi adına sınırlı da olsa paylaşımlar yaşanabilir; ama eşitliksiz bir aşk ilişkisi asla kurulamaz. Her şeye karşın yine de eşitliksiz bir aşk ilişkisi kurmayı ummak, bütün yıldızların aynı anda kayması gibi bir ütopyadır. Bu eşitliğin kurulabilmesi, sevgililerin maddenin tuzağına düşmeyecek bir bilinç taşımalarına bağlıdır. Bunu başarabildikleri ölçüde aşka yaklaşabilirler; aksi durumda ilişki çok geçmeden egemenlik ilişkisine dönüşecektir. Çünkü sevgililerden birinin üst bir toplumsal konumda olması ve ilişkide bu konumunu sürdürmekten yana tavır alması, ilişkinin dokusunu aykırı yönde oluşturacak; bu durumda eşitsizlik, her nasılsa oluşmuş yakınlaşmayı gizliden gizliye kemiren bir yok edici işlevi görecek, ilişki, bir bütünleşme oluşturulamadan “nasıl oldu anlamadım” diyerek özetleyebilecekleri bilmecelerle, gerçekteyse çok açık bir nedenle tükenecektir. Eşitsizlik üzerine kurulmuş bir ilişkide tarafların tükenme süresini belirlemekten başka yapabilecekleri bir şey yoktur. Bunun en belirgin ölçütü de ilişkideki tutkunun boyutu olacaktır. (Love Story filmini anımsıyor musunuz? Varlıklı bir ailenin oğluyla bir halk kızının aşkı işlenmişti bu filmde. Sevgiyi hiç tatmamış, maddeye tapan fabrikatör baba, sıradan gördüğü bir halk kızıyla oğlunun evlenmesine karşı çıkmış, onu mirasından yoksun bırakmakla korkutmak istemiş, ama genç adam, nesneleşmiş kişilere çok aykırı gelecek bir karar alarak aşk yönünde kullanmıştı seçimini. Biliyordu çünkü: Aşk ve sevgili, maddeye direnebilen yüreklerin ödülüdür yalnızca. Arınmalı, sevgiliye öyle gitmeliydi. Benzer bir aşk da Titanic’te işlenmişti. Kendisine çok değerli bir elmas kolye armağan eden, adını koymadığı bir egemenlik ilişkisine karşı çok lüks bir yaşam vaat eden adama karşı genç kız, maddenin tuzağına düşmemiş, Titanic gemisinde kumarda kazandığı biletle 3. mevkide yolculuk yapan yoksul gence yine aynı arınmayla gitmişti. Bu aşkı bir gün Titanik gemisinin batış öyküsüyle birlikte yorumlayacağım size.)

Sevgilinin kendi kimliğiyle varlığını sürdürmesi çok önemlidir. Bu kimlikte sevgiliyi yıpratan, olumsuz yönde etkileyen, serpilip gelişmesini engelleyen yönler, davranışlarına olumsuz yansıyan, kurtulmakta çok zorlandığı alışkanlıklar olabilir. Aşkı bilen bir sevgili, sevdiğinin aykırı yönlerini düzeltmeye yönelik tek yanlı bir çaba göstermeyecektir; bunu, sevdiğiyle birlikte, ancak uzlaşma kültürüyle yapmayı deneyecek, hiçbir biçimde kınayıcı, aşağılayıcı tavır takınmayacaktır. Bilecektir ki, aşk bir kimlik savaşı değildir; sevgiliyse, ancak hayranlıkla sevebileceğimiz bir değerdir. Sevgiliye göstereceğimiz bu ilgi sahiplenmek değil, sahip çıkmaktır.

Sevgili, kendi tanımladığı kimliğiyle varlık kazanır; onun kimliğini yaşamasına ilişkin gereksinmesine doyurucu yanıt verebilmenin biricik yoluysa, adalettir. Adalet, bir hakkın teslimidir; yokluğunda ilişki bir anda bayağılaşır, sömürü ilişkisine dönüşür. İlişkiyi var eden öteki bütün etkenler kısmen var olsa da adaletsiz bir ilişki her yönde ilerleyebilir ama aşka dönüşemez; yinelemek gerekir ki aşk, bizi herhangi bir menzilde bekleyen amaç değil, ancak bir süreçtir; yine de iki taraf adalet anlayışından yoksun olarak da aşkı yaşadıklarını düşünürlerse, bunun yanılsamadan öte bir anlamı yoktur.
Sevgililerin, bireyselliklerinde kendilerini özgürce geliştirme hakları tartışılamaz. Bunun iki yönü vardır. Birincisi, sevgililerin toplumun değer yargıları başta olmak üzere birçok nedenle kimliklerini yaşamalarında zamanla kanıksanmış aksamaların giderilmesi; ikincisi, iki sevgilinin birbirlerine karışırlarken artı değerlerini birbirlerine aktarmaları... Bu, mutlak bir çoğalmadır; aşkın büyüsü bu çoğalmayı sürekli artırarak geleceğe taşıyacak yoğunluktaysa, aşkın denkleminde (çoğalma olarak bilinen) bir bilinmeyene daha gerçek değeri verilmiş olacaktır. Çünkü aşk ancak özgürlüklerde sevgilileri çoğaltan bir eylem niteliği kazanabilir. (Prangalara bağlanmış bir insan, yaşama ilişkin bütün coşkusunu yitireceği için kendisi olamayacak, kötü bir sonsuzlukta, sisler içinde menzili olmayan bir çizgide yürüdüğünü duyumsayacaktır.)

Sevgili, kullanıma açık bir nesne değil, yaşamayı hak ettiği kimliğiyle bağımsız bir bireydir her şeyden önce; sonra sevgilidir. Aşk, bağımsız iki insanın birbirine karışmasıyla olgunluk aşamasına gelecektir.

Bireysel farklılıklar ilişkiyi yıpratan değil, tam tersine olumlu yönde etkileyerek zenginleştiren etkenlerdir. Sevgililer bu farklılıkların önemini bilirler; karşılıklı anlayışla bu zenginliği birlikte yaşatarak gelişmesine olanak tanırlar; birbirlerinin gözlerinin içine baktıklarında, o bireysellikte koca bir evreni görebilirler; aynı üretken dinamikle bütünleşirler. Aşk, nesneden arınmış bir duygu alış verişidir; bu alış verişin dürüst, üretken ve saygın olabilmesinin gizi, hesapsız sevmelerdedir. Aksi durumda ilişki, kapitalist toplumların kişisel ilişkilerdeki en büyük hastalığı olan yatırım aracına dönüşeceği için bütün büyüsünü yitirecektir. Schopenhauer’ın ve Freud’un, onların öğrencilerinin sandığının aksine, ince çıkar hesaplarının kabalığıyla aşk asla bir arada barınamayacaktır.

Sevgiliye sunulacak hiçbir şeyde karşılık bekleme ve bireysel bir yarar sağlama kaygısı söz konusu olamaz. (İlişkide bir tarafın vermesi, karşı tarafın alması demek olacağı için, aşk ilişkisinin iki kişilik bütünleşmesinde karşılık kendiliğinden gelecek, alan sevgili bu kez veren olma rolünü çıkar hesaplarının, nesne alış verişinin sığlığına düşmeden üstlenecektir.)

Aşk ilişkinin iki tarafı vardır; ama öylesine bütünleşmişlerdir ki, ikiyken bir, birken iki olmuşlardır. Bu çelişik durumun gizi sağlıklı bir ilişkinin vazgeçilmez koşuludur. Erich Fromm, bu gizin bir yönünü de “kişinin bütünlüğünü, bireyselliğini yitirmeden birleşmesi” olarak tanımlar. Sevgililer, bu bütünleşmeyle birbirlerini çok iyi temsil ederler. Bu aşamadan sonra aşkta biricik özne biz olmalıdır. Sevgililer, ilişkinin kendi içselliğinde, topluma karşı bu bütünleşmeyi sağlarlarken, bireyselliklerini titizlikle korurlar ve buna karşılıklı olarak derin saygı duyarlar. Aşk, nesnel dünyanın içinde iki sevgilinin birlikte kurdukları, kimseye hesap vermeden var oldukları kendi özel dünyalarıdır. Birlikte emek vererek kurdukları dünyalarının dış etkilere karşı korunmasından ve geliştirilmesinden sorumludurlar; birbirlerine (dolayısıyla aşka) zaman ayırırlar; bilirler ki, gündelik yaşamın kaygıları, koşuşturmaları aşkın önüne geçer ve ilişkilerinin bu ilgisizlikten dolayı sarsılmasına engel olamazlarsa, birbirlerine yönelişlerindeki coşku azalacak, çok geçmeden de yıpratıcı bir süreç başlayacaktır. Bunu önlemek için gösterdikleri titizlik kurgusal değil, kendiliğindendir. Sevgililer, ilişkideki her artı değeri birlikte var etmeyi, var edileni karşılıklı emekle korumayı bilirler.
Aşkta diplomasi yoktur; dolayısıyla, ilişkide resmiyetin yapaylığının sığlığına düşülmez. Sevgililer, ilişkinin akışında oluşabilecek herhangi bir aksamanın çözülmesi için içtenlikle çalışılırlar, çünkü iletişimleri çok iyidir; aşkta iletişimin bilinen tek seçeneği de ortak sevgi dilini konuşmalarıdır. Bunu beklentilerin aynı eksende buluşması olarak da niteleyebiliriz. Sevgililer, farklı yönlerinin doğru algılanması için gereksinmelerini, duyumsadıklarını, isteklerini birbirlerine kolayca açarlar. Bilirler ki, bunları öğrenmeye hakları vardır, paylaşım kültürünün bir yönü de budur. İki sevgilinin bütünleşmesinin sayısız olumlu yansımalarından biri, aşkın aksamalarından bile bütünleşmeyi geliştirecekleri bir sonuç çıkarabilmeleridir. Bunun yolu da, sarsılmaz bütünlüklerini oluştururlarken, engelleyici etkenleri ortadan kaldırıp ilişkiyi birlikte var olacakları yönde onarmalarıdır.

Aşkın kendine özgü kültürü, sevgililerin hem kendilerine hem de birbirlerinin karşı dürüst olmalarını gerektirir; Dürüstlükse, kendi öykülerini oluşturan duygu ve düşüncelerini aktarırken açık ve içten olmalarıdır; bu, aşkın işleyişinde oluşabilecek sorunların çözümü için de çok önemlidir. Çünkü ancak dürüstlük varsa ilişkideki aksamaya gerçekçi biçimde eğilebilirler ve ancak bu anlayışla aksamanın çözümünü bir kazanç olarak aşka ekleyebilirler. Herhangi bir nedenle oluşacak saklanma, gerek aşka gerekse sevgililere haksızlık olarak yansımaktan başka bir işe yaramayacaktır. Kusursuz insan yoktur; bunun anlamı, kusursuz ilişkinin de olmayacağıdır. Sevgililerin ilişkinin akışı sırasında ortaya çıkabilecek bir kusuru itiraf edebilmeleri büyük önem taşır. Aşk ilişkisi içten olacağı için bu kusur giderilebilir nitelikteyse birlikte emek vererek gidermeye çalışacaklar; olmuyorsa, hiçbir gerekçeyle büyütüp ilişkiyi törpülemesine izin vermeyeceklerdir. Gerçek şu ki, sevgililer kusurları değil, artı değerleri öne çıkartırlar. Üretken ve yapıcı bir ilişki için zorunlu anlayıştır bu.

Aşkın kendine özgü kültürünün ve bireysel bir yöneliş olduğunun öneminin anlaşılamadığı toplumlarda, aşk aykırı bir yöneliş olarak algılanabilir. Bunda töre ve geleneklerin, namus anlayışının payı çok etkindir. Böyle toplumlarda oluşan bir aşk ilişkisini korumak sanıldığından daha zordur. Çünkü birçok kişi kendinde ilişkiyi yorumlama, karar alma hakkı görecektir. Bunun yaşamda sayısız örneği vardır. Aileler ya da aile yakınları, ilişkinin sürmesine, yönünün belirlenmesine ilişkin karar alıp uygulanmasında ısrarcı olabilirler. Böyle bir sorunla karşılaştıklarında sevgililerin sığınabilecekleri tek yer, kendi yürekleridir. Önce bireyselliklerinin önemini kavramaları, sonra sevgiliyi toplumun yüreğiyle değil, kendi yürekleriyle sevmelerinin ne anlama geldiğini ayırt edebilmeleri gerekir. Bütün nitelikleriyle oluşmuş, kimlik kazanmış aşkların bile sevgililerin bilinçli olmamaları nedeniyle darmadağın edildiği görülmüştür. Yaşam, cesur insanların tadabileceği bir şölendir; sevgililerin aşkın iki kişilik olduğunu bilmeleri, dışarıdan gelebilecek bütün yıkıcı etkenlere karşı aşkı koruyacak bir direnç göstermeleri gerekir. Çünkü aşk, en çok kendileri oldukları duygu alanıdır. İlişkideki herhangi bir kırılmanın hiç ummadıkları sonuçlara yol açabileceğini bilmeleri çok önemlidir.

Aşk ilişkisine karşı bir başka tehlike, ilişkinin tekdüzeliğe dönüşmesidir. Çünkü o zaman ilişkideki bütün coşku yok olacaktır. Yüzlerce kez aynı filmi izliyormuş gibi geçen zaman sürecinde renkler ve figürler birbirine benzemeye başlayacak, ilişkinin büyüsü yok olup gidecektir. Birçok ilişki yalnızca bu nedenle çıkmaza girerek tükenmiştir. Bu yavanlığı giderebilmek için gerekirse yeni dinamiklerle ilişkinin akışına farklı bir boyut kazandırmak yararlı olacaktır. İlişkinin kendi tarihindeki önemli anları kutlamalarla gelenekselleştirmek, sevgililerin yaşamlarına ilişkin özel günleri (sözgelimi; doğum günleri, önemli bir başarı kazandıkları günleri vs.) birlikte kutlamak, ilişkiyi unutulmaz anılar üreterek beslemek, herkesin kolayca yapabileceği etkinliklerdir. Denklemi doğru kurulmuş bir aşk (bu elbette bir mizansenle olmaz), üretim sürecinin bir aşamadan sonra yerini tüketim sürecine bırakacağı yönelişe dönüşmez. İlişkinin büyüsü, yaşamdan mutluluklar kopartarak aşkı üretmeyi sürdürebilecekleri yoğunlukta olmalıdır. Sevmenin sanat olmasının bir yönü de budur. Ben buna aşka yatkınlık diyorum.
Aşk, bedenden ruha yönelişin büyüsüdür. İletişim, bireysellik bilinciyle bütünleşme, saygı, sorumluluk, ilgi, tutku, hayranlık, üretken sevgi anlayışı, içtenlik, dürüstlük, adalet ve bağlılık diye sıralayabileceğimiz etkenlerle var olan bir aşk ilişkisinin işleyişi, bu büyünün bozulmamasına, başka deyimle sevgililerin taşıdıkları kültür içinde aşka yatkınlığına bağlıdır.

KENAN KALECİKLİ (Aşkın Ömrü Yüreğiniz Kadardır adlı kitabından)